BEDRETTİN SİĞA
Telefon (0484) 212-1111 / 3110
Kurumsal E-Posta bedrettinsiga  gmail.com
E-Posta
Web
Açıklama
Güncelleme14.06.2017 09:47:39

BEDRETTİN SİĞA

  • Görev
  • Özgeçmiş
  • Dosyalar
  • Çalışmalar
Eğitim Fakültesi Ayniyat Saymanı

Yazı İşleri

 EGO

               İnsan kendini tanıdığı müddetçe insan olunur. “Ben kimim” tarih boyuncu sorgulanmış ve halen de sorgulanmaktadır. Lewra kişi kim olduğunu çözdüğü zaman varlığın ve mensubu olduğu canlı varlıklar içerisinde insan olarak yaşamını idame ettirir. Egosuna yenilenler ise hayatın her aşamasında insanlara, insanlığa, varlıklara ve yeryüzünde bulunan bütün nebatlara zarar vermekten başka, olumlu yönde bir katkısı olamıyor.

               Günümüzde kültür haline getirilen “iyilik yapana, kötülükle karşılık verilir” deyişi, insanın özünden uzaklaşma halidir.  Ata sözde olduğu gibi “iyilik yap denize at, mahlûk bilmese de Halik bilir” sözüne ve yaşamın gayesine de terstir. İnsan olarak yaklaşım gösterdiğimizde, evrenin ve yaşamın merkezine insanı yerleştirerek, bütün gezegende bulunan her şey insanın emrinde olduğunu görürüz. “Hayvanlara uzun uzun bakıyorum da hiç biri kendi türünden birinin önünde diz çökmüyor.”(Walt Wihitman) Özde değil de sözde, egosuyla hareket eden insanın/toplumun geldiği aşamayı işaret etmektedir. Çünkü menfaate yenilen kişi/toplum, gerçeklere sırt çevirir ve huzursuzluğun kaynağı olur. Hak, hukuk ve adalet nedir bilmez, sadece dünya menfaatine ve güce ulaşmak yolunda kötülük yapmayı bilir. Yani benliğine yenilenler sadece kendilerine yaşam hakkı isterler, diğerler halkları hizmetkâr olarak görürler. Sorumluluk koltuklarında oturanlarda bu ego yöntemi daha iyi görünüyor.

               Yaşadığımız devletin kültür haline getirdiği ve devlet tarihini incelediğimizde de hayrete düşmemek imkânsızdır. Şöyle ki; 1071 Malazgirt savaşında Anadolu’nun kapılarını Türklere açan Kürtlerdir.  Birinci dünya savaşından yenik ayrılan Osmanlı imparatorluğunun parçalanması esnasında, tarih sahnesinde yok olma ile karşı karşıya kalan Türklerin elinde tutan yine Kürtlerdir. Savaşta galip gelen ülkelerin elçileri Kürtlere gelerek bizleri destekleyin tıpkı Suriye, Irak, Libya v.b. ülkelerde olduğu gibi sizlere de bağımsızlık kazandıracağız vaatlerine karşılık Kürtler; Müslüman kardeşimize arkadan hançer vurmayız diyerek, tekliflerini redde ettiler. Buna karşılık 1.dünya savaşında galip gelen egemen devletler, Kürtleri Lozan Antlaşmasında devletlerarasında parçalara ayırdılar. Sistem ısrarla Kerkük, Musul sorunu diyor, neden sorun olduğu hakkında tatmin edici açıklamalarda bulunamıyor. Resmiyet, Kürtlerin inkârı ve Kürtçe diye bir dilin olmadığı hakkında binlerce eser yazdıkları halde, neden kompleksle hareket edildiğine dair surunun nedeni hakkında mantıklı bilgi ver(e)miyorlar. Kürtlerin Müslüman kardeş diye benimsedikleri Türkler ise, inkârdan tut her türlü katliamı Kürtlere reva gördüler ve hiçbir şekilde kardeşliğin gereği olarak hareket etmedikleri gibi, bu halkın kendileri için bu hale geldiklerini dahi söylemediler/söylemiyorlar. Çünkü egoları üstün gelmiş, genel paylaşımı değil, tekli sisteme yönelik hayatlarının idamesi için her türlü fedakârlık ve destekte bulunan Kürt kavmini yok saymayı çıkarları gereği benimsediler. “Olgun insan, kendini bilendir. Umutlu olan, yaşamı sevendir. Yürekli olan, fedakâr, beklentisiz verendir.” Kürtler kendilerini bildikleri için insanca bir yaklaşımın bedelini ödediler ve ödüyorlar. Binlerce Köy yakma ve boşlatmalar, faili meçhuller, yerinden yurdundan edinen insanlar, zilan, dersim v.b. olumsuzlukların tümü kardeşliğin bedelidir. Avrupa’ya giden Kürtlerde bu bedeli ödemeye devam ediyorlar. Kürtlerden tanınmış şahsiyetler gözaltına alınarak, bir sürü eylemden sonra serbest bırakıyorlar. Yani şu mesajı veriyorlar; zamanında sizlere bağımsız devlet sözünü verdik, fakat sizler kardeşliği seçtiniz. Kardeşiniz ise sizleri bizlere muhtaç bıraktığı gibi insafımıza terk edildiniz. Türk devletinin yetkili makamında bulunan zatlar, Kürtleri sözde vatandaş olarak görüp, gerektiğinde de tarihten ders almaları yönünde tehdit etmeyi marifet görüyorlar. Kardeşliğin ve tercihin bedelini bu şekilde ödüyorlar.

 

Ego ile hareket edildiğinde tamamen hisler hâkim olup, akıl ve mantık devre dışı kalıyor. Böyle durumlarda söylenen sözler, alınan kararlar ve yapılan amelden hayır olmadığı aşina olduğu gibi, maalesef her yönüyle kin ve nefret devrededir. Yani benlik ile akıl birbirlerine zıttırlar. Zıtlardan huzur, adalet ve sağlıklı bir toplumu yaratmak mümkün değildir. Ancak egosunu sorgulayarak, mantığı öne koymak suretiyle hareket edildiğinde rasyonel sonuca varabiliriz. Dönüp geçmişe baktığımızda budurumu daha objektif değerler ve örnekler üzerinden de değerlendirebiliriz. Lewra Cumhuriyet kurulduğundan bu yana huzur ve adalet görmediğimiz gibi, batının hasta adamı ve kendi iç çelişkilerimizle uğraşmaktayız. Kavramlarla dalga geçer gibi (sözde, özde, asil, vatandaş, vatandaş değil v.b.) sistemin bekası ve milletin selameti bahanesi ile kendi kendimizi avutuyoruz. 

               Kürtlerin son isyanı diye tabir edilen ve 1984 yılında başlayan PKK harekâtı 2015 yılına kadar kesintisiz 31 yıldır devam etmekte olup, inşallah barışla sonlanır. Fakat görünürde sorumluluk mevkiinde oturanların dile getirdiği söylemle zordur. Halen vereceğim, alacağım üzerinden bir yaklaşım gösterilmektedir. Almak-vermek Allah’a mahsustur. Allah (c.c.) insanlara; dil, din, mal, akıl ve bedene zarar verilmemesi hakları verdiği halde, inançlı görünenlerin dile getirildiklerine bakıldığında ise hayrete düşmemek elden değildir. Firavunda zamanında vereceğim, alacağım, hâşâ ilahım v.b. şekilde hareket ettiği bilinmesine rağmen bu gün geldiği konumdan ders almadığımızı göstermektedir. 

Var olan şeyin varlığının devamı ve sürekliliği için tedbir geliştirmek zorunluluktur. Son zamanlarda hükmedenler tarafından Kürtlerin varlığının kabul edildiğini sözle söylemelerine rağmen, yasal düzenlemelerde ve pratikte bunu göremiyoruz. Çünkü insanların toplu halde bir arada yaşamalarını sağlayan kurallardır. Kurallarda teklik üzerine kurulduğu bilindiği halde, bunu çoğul hale getirmede cimrice hareket etmeleri neticesinde, bu güne kadar milyarlarca dolar maddi ve manevi zarar görmemize rağmen bunda ısrar etmenin benliğini anlamak mümkün değildir. Diğer bir değişle bu hastalıktan bir an önce kurtulmak elzemdir. Lewre var olan bir şeyi yok saymak, görmemekle yok olmadığının farkına varmalıyız. Yani hissi egolardan kurtularak, gerçeklerle yüzleşmekten başka çaremizin olmadığının bilinci ile hareket etmeliyiz. Egolarımızı sorumluluklarımızın bilincinde ve dünyaya geliş amacımızın farkında ile insanların kavim kavim bir arada yaşamaların zenginlik olarak kabulü ile birlikte adalet içerisinde yaşamayı kabul etmenin erdemliğine kavuşturmalıyız.

                Egolardan kurtulup, söylemle uygulamanın birleştiği ve yarınlara ışık tutacak adımlara ihtiyaç vardır. O zaman geçmişten ders çıkarıp gerçek kardeşliğe doğru mesafe almış oluruz. Emperyalların tarih boyunca toprağımızın yerüstü ile yeraltı zenginlik kaynaklarına sahip olma heveslerini boşa çıkarmış ve Kürtlerle Türklerin birlikteliği pekişmiş olur. Eğer ileriyi ve bulunduğumuz coğrafyada söz sahibi olmak istiyorsak, birlikte yaşamı pekiştirmekten başka çıkarın olmadığını da görmeliyiz/benimsemeliyiz. Benlik, teklik ve şahsi/kavmi çıkarları bir tarafa bırakarak, bizler üzerinden sonuca gitmeliyiz. Ve genelin içinde şahsi yâda kavmi menfaatleri aramalıyız. Yaşamdan da o zaman has alırız. Çünkü mekânları güzelleştiren de, çirkinleştiren de insandır. Bizlerde insanız!

Eğer bu günün mazlumu benliği ile hareket edip yarının zalimi oluyorsa, kendimizden başlayarak birlikte yaşadığımız toplumu ve devlette yetki verdiğimiz insanları sığaya çekmeliyiz. Ancak o zaman yarınlarımız huzurlu ve yaşanır oluru. “Kendimizi zalim olmaktan muhafaza etmeliyiz.”

Bedrettin SİĞA

BARIŞ MÜMKÜNMÜ

            Evet barış mümkündür. Zira maddiyata ve güce inanan ülkelerin sistemi, kendi kendilerini sığaya çekerek, sebep oldukları sonucu göz ününde bulundurarak, sorunların sebebini göstermek yerine, nedenlerin telafisi yönünde çözüm bulmaya ve sebep oldukları tüm zararların (insan ölümleri, faili meçhuller, maddi zararların tazmini) telafisi ve samimi bir özrün dilenmesi sonucu evet barış mümkündür.

            Avrupa ülkelerinin tarihini incelediğimizde, I ve II. Dünya savaşlarının başlamasına neden oldukları herkesçe bilinmektedir. Kanlı ülkeler bir birlerinden milyonlarca insan öldürdüler. Ancak II.dünya savaşından sonra öz iradeleriyle hareket eden Avrupa devletleri, içlerinde barışı sağladıkları gibi, yaşadıkları kıtayı Avrupa Birliği adı altında, ülkeler arasındaki sınırlara dokunmaksızın, ülkeleri birleştirdiler. İslam’ın esası olan doğruluğu ve ahlaklı olmayı günlük yaşamlarında kullanarak, bütün dünyanın özendiği ve benimsediği bir birlikteliği vücuda getirdiler. Çatışmayı kıtalarından uzaklaştırarak, barışı esas aldılar. Acaba bizlerde bunlardan ders alamaz mıyız?

            İslam coğrafyasına baktığımızda/incelediğimizde, her tarafta savaş, şiddet ve adaletsizlik hâkimdir. Varlık esasını oluşturan kavramlar yer değiştirilmiş. Yani insanın dünyaya geliş amacı kutsal kitabımız Kuran-ı Kerimde belirtildiği gibi Allah’a kulluk etmek ve insanlara faydalı olmaktır. Günümüzde araç olan dünya malına sahip olmak ve güçle/sistemle birlikte hareket eden sistem yürütücüleri, kendinden olmayana yaşam şansı vermemektedir/yok etmektedir.

semavi olan ve olmayan bütün dinlerin ortak özelliği  insanların huzur ve adalet içinde birlikte yaşamlarının sürdürülmesi özünü bırakarak, haksızlığa ve zulme meyilli olan sistemlerin yaşam tarzını öne çıkararak,. Güçlünün güçsüzü ezdiği, zalimin mazlumlara haksızlık ettiği sözde bir yaşamı esas alınmaktadır. İslam coğrafyasında bu baskı sistem dahada yaygındır. Çünkü elit kesim kendilerini güvenceye almak için, dünyada güçlü görünen devletlerin sistemi ile işbirliği içinde hareket etmektedirler. Buda İslam inancının esasına/özüne uymadığı gibi, sadece sorunların çoğalmasına, sistemle halk arasındaki güvensizliğin artmasına ve çatışma ile adaletsizliğin temelini güçlendirmektedir.  “Yöneticileri fakir olan ülkelerin halkı zengin, yöneticileri zengin olan ülkelerin halkı fakir olur.” (Hz.Muhammed (s.a.v.))  buyrularak, dünyada nasıl hareket etmemiz gerekir diye bizlere yol göstermektedir. Yaşadığımız devleti göz önünde bulundurarak, kendi kendimize şu soruyu soralım; biz bu hadisin neresindeyiz?

Allah (c.c.) rahmeten lilalemin (bütün alemlerin rabbi) sıfatı ile biz insanlara şunu söylemektedir; yer yüzünde yaşayan insanlara şu beş hakkı ben vermişim. Siz kullarım, hiçbir şekilde bunlara zarar vermeden, riayet etmelisiniz. Bu haklar; insanların dini/inancı, aklı, namusu, malı ve bedenidir. Tarihi incelediğimizde ve de bugünkü yaşamın özüne baktığımızda, Allah’ın (c.c.) insanlara bahş ettiği haklara zarar verildiğinde, huzursuzluk ve adaletsizlikle birlikte çatışma ve savaş başlıyor. Gerek insan ve gerekse İslam gibi kutsal bir dinin inanç mensupları olarak, dünyaya geliş sorumluluklarımızın farkında hareket ederek, yukarıda belirtilen değerlere zulüm yapan sistemi veya sistem adına hareket eden güçleri, dini kanaat önderleri başta olmak üzere her kesim, bu haksızlığa karşı dik durarak, zulmü yapanları uyarmalıdırlar. Büyük ihtimalle, bu haksızlığa neden olan güçlerde, kendilerini gözden geçirirler.

İnsanlıktan ve inançtan kaynaklı görevlerimizi yapmazsak, bizlerde bu zalimlerin yaptıklarından mesul oluruz. Zira, sorumluluklarımızı yerine getirirsek, sistemde kendini gözden geçireceği gibi, haksızlığa sebep olan güçleri de sorgular ve hesap sorabilirler. Bu gün geldiğimiz noktaya baktığımızda, bizden önceki insanların görev gereği sorumluluklarını yerine getiremedikleri gibi, vücuda getirilen kültür doğrultusunda bizlerde sesiz kalmaktayız ve sorumlu hareket etmemekteyiz. Yani yapılan haksızlığı onaylar gibi bilinçsizce hareket etmekteyiz. Allah (c.c.) zalimlere lanet getirdiği gibi, zulme destek veren ve meyilli olanlara da lanet getirmektedir. Buda bizlere haksızlarla birlikte hareket edilemeyeceğini hatırlattığı gibi geleceğimize de yol göstermektedir. İnsan başıboş yaratılmamıştır. Yaptıkları ve yaşadıkları her şeyden sorumludur. Özlü hareket ederek, sözden uzak durmalıyız. Kendi kendimizi sığaya çekmekle birlikte, yöneticilere kayıtsız ve şartsız itaat etmemeliyiz. Çünkü onların yaptıklarında pay sahibi oluruz. Bizler bunun farkında mıyız?

Barış mümkündür. Yeter ki sistem adına hareket eden yürütücüler,  sistemin sebep olduğu haksızlıkları ortadan kaldırarak, samimiyetini göstersin. Nedenlerden çıkan sonucu eleştirmeden, sebepler üzerinden yol haritası/yol planı açıklansın. Maddiyat/güç yolunu benimseyerek değil de, amaç doğrultusunda samimi bir şekilde hareket edilsin. Çorap söküğü gibi bu sorun çözülür ve barış yolu rayına oturur ve sonuç alınır. Aksi halde, bu günkü kısır döngü devam eder. Mali kayıplar artar, gözyaşı katlanarak sürer. Halklar arasında birlikte yaşam koşulları zorlaşır, hatta kalmaz. Bu durumun kazananı olmadığı gibi herkes kaybeder. Artık kaybetmeye tahammülümüz kalmadı. Birlikte kazanmak ve yaşamak için var mısınız?

 

Bedrettin SİĞA

 

 

 

SİSTEM VE ANADİL

24 Eki 2013 6:50

                Anadil, insanın doğumundan itibaren öğrendiği dildir. İnsanın gelişiminden tut hayatının her alanında ve her türlü sosyolojik kimliğinin oluşumunda rol oynar. İnsanın amacına ulaşmasına vesiledir.

                Dil; düşünce, duygu ve güdüleri, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak bildirmeye yarayan anlatım aracıdır. İnsanların birbirleriyle diyalog kurarak anlaşmalarını sağlayan araçtır. İnsanlarla hayvanlar arasındaki farkı ayırt eden en güçlü özelliğe sahip ve insanın düşüncelerini karşı tarafa bildirilmesine yarayan en önemli ihtiyacı sağlayan anlaşma yetisidir. “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.”  Atasözü ile dilin önemini ve gereği hakkında çok şey bildirmektedir.

                Allah (c.c.) Kuran-ı Kerimde “Benim yeryüzündeki halifem insandır, ben insanı ne güzel yarattım.” demesiyle, dünyadaki bütün nimetlerin ve nebatların insanın emrine verdiğini beyan etmektedir. Ayrıca insanlara hitaben; insanlara beş şeyi ben verdim, bunlara zarar vermeyin, riayet ediniz. Emri ile insanın hassasiyetine vurgu yapılmaktadır. Allah tarafından kullara verilen haklar; Din/inanç, dil, akıl, beden ve mal’dır. Söz konusu haklardan anlaşılıyor ki kutsal/değerli olan insandır, devlet değildir.

                Devlet nedir; toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık yâda bir ülkede, bir hükümete ve ortak kanunlara bağlı olarak yaşayan bir milletin veya milletler topluluğunun meydana getirdiği siyasi varlık/örgüttür. Genel ifadeyle belli bir toprak üzerinde müstakil bir teşkilat kurmuş insan topluluğuna devlet denir. Her halükarda, devleti teşkil eden insanların dil vb. kavramlar esas alınarak hareket edilmesi gerektiği söz konusudur. Çünkü devletin dili veya dini değil, devleti vücuda getirenlerin dili ve değerleri esas alınmalıdır.

                Devletin dili ve hakları yerine, devleti oluşturan topluluk ve milletin hakları esas alınmalıdır. Çünkü devletin dili yoktur, milletin dili vardır. Devlet insanların ihtiyaçlarını karşılayan üst örgüttür, yani kural ve kaidelerden oluşan yönetimdir. Haliyle halkın hizmetkârıdır. Halkın ihtiyaç ve muhtaçlık durumuna göre devlet hareket etmeli ve çözümü bulmak zorundadır. Devlet bu işlevini yerine getiremiyorsa, devlet örgütlü güç olmaktan çıkar, devlet adına hareket edenler, devlete riayetsizliği halka zulüm gerekçesine dönüşür. Devlet adına hareket edenler, kişilik ve amaçlarını gizleyerek, devletin bekası ve milletin selameti mantığına bürünerek, devleti amaçları doğrultusunda kullanmaktadırlar. Jiyan sürdüğümüz gezegende bunun örnekleri çoktur. Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere de baktığımızda bunu görebiliyoruz.  Devlet, devlet adına hareket eden sistem koruyucuların emrindedir, halktan uzaktır.

                Halkta huzur ve adalet yoksa sebebi devletin hakları öne süren ve sistem adına devleti koruyan ve kullanan gözaçıkların varlığıdır. Bu gözaçıklar, devletin dili vb. değerlerin olamayacağı bildikleri halde, devletin bekası ileri sürerek, halka zulüm ve haksızlıkta kural ve kaide tanımazlar. Sadece devletin çıkarlarına vurgu yapılarak, kişisel çıkarlarına ulaşmak için devleti peşkeş çekerler, zulüm aracı haline getirirler. Darbe gerekçelerine baktığımızda ve bu günde yaşadığımız gibi.
         Allah (c.c.) anadilin insanlara bir hak olarak verdiğini ve verilen haklara riayet edilmesi gerektiğini biz kullarına bildirildiği halde, gerçekten insanlığın ve inancın gereği olarak mı hareket etmekteyiz? Anadilin devleti böleceğinden yola çıkarak hayır diyebiliriz. Devlet adına halka hizmet için yetkiyi alanlar, hayal ve amaçlarına ulaşmak için, insanlığın ve inancın emrettiği şekilde hizmeti bir kenara bırakarak, maddiyat ve güç uğrunda devletin hak ve hukukunu gerekçe göstererek mesafe almaya çalışıyorlar. Devletin bekçileri olduklarını ve asla devlete zarar verdiremeyecekleri nakaratı tekrara bağlayarak hareket ettikleri malumdur. Anlaşılması gereken şekil ise, herkes devletin hizmetkârıdır, devlette bizim emrimizdedir/hizmetkârımızdır. O zaman kutsal olan biziz ve çıkarlarımızdır. Söz konusu mantığın ne insanlıkta, nede inançta yeri olmadığı bilinmektedir. Çünkü yaratan katında kutsal/değerli olan insandır.

            Yaşadığımız yüzyılda, sistem adına hareket eden güçlerin, anadil başta olmak üzere Allah’ın kullarına bahş ettiği hakların verilmesini siyaset malzemesi yapmaları kadar abes bir şey var mı? İnsan olacaksın ve inançlı görüneceksin, dinin emrettiği kural ve kaideleri görmezden gelip, hakları ben vereceğim veya vermeyeceğim hissi ile hareket ederek, acaba değerlerden bahs ederken ne kadar inandırıcı olabilirsin? Değerlere bağlılığın şüpheli duruma geldiğinin farkında mısın? Firavunda halkına; ben ilahınızım diyordu. Ancak denizde boğulacağı zaman kendisinin kul, Allah’ın (c.c.) ilah olduğunu söylemeye çalıştı. Ama o fırsat verilmedi. Firavunun ilah olmadığını halka göstermek için ibretlik olsun diye cesedi deniz tarafından karaya atıldı ve halen Londra’da bir müzede muhafaza edilmektedir. Eğer yaşamdan tecrübe alarak hayatı sürdürüyorsak, kural ve kaidelere saygılı olmalıyız. Aksi takdirde saygı ve huzuru beklemek abestir. “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” (Hadis)

            Gerek insan ve gerekse inanç sahibi her kul, kendine istemediğini başka insanlara da istememelidir. Yani empati dediğimiz kuralı kültür ve yaşam haline getirmelidir. Hakların verilip verilmemesi hakkını kendimizde görüyorsak, bu davranış sağlıklı olmadığımızı göstermektedir. Çünkü anadil,  insanların varoluşunun göstergesi ve en önemli belirleyicisidir. Var olan varlığı inkâr edeceksin, saygı ve sevgiyi bekleyeceksin? Bu mümkün olabilir mi, yâda mantık böyle bir şeyi kabul eder mi? Zor. Bu tarz yaklaşımlar devletin bekasına da ve halkların bir arada huzur ve adalet içinde yaşamalarına da zarardan başka ne verebilir? Huzur ve adaletin sağlanması yönünde olumlu katkı sağlamadığı herkesçe malumdur.

            İnkâr; devlet/sistem adına hareket eden güçlerin oyuncağı ve sömürüsü olmaktan kurtulmamaktır, gerçek dışı olanlara bağlamaktır. İnkârı her gün yaşadığımız halde farkında mıyız? Huzurun ve adaletin emrettiği kurallar çerçevesinde değerlendirildiğimiz de, farkında olmadığımız ortaya çıkmaktadır. Dünyanın değişik ülkelerinde yüz binlerle ifade edilen sistemin kendine yakın gördüğü insanlar için anadilde eğitim talebinde bulunurken, kader birliği yaptığımız ve sayıları otuz-kırk milyonla ifade edilen halkın anadilini bizzat yasaklıyoruz. İnandırıcılık ve samimiyet bunun neresindedir? Esas olan uygulamaya baktığımızda, insanlığın ve inancın gereği olarak yerine getirmemiz gereken sorumlulukların farkında mı yaşam tarzını sürdürmekteyiz?

 

Bedrettin SİĞA

Adalet mi Güç mü

 

YORUM Bedrettin SIĞA

Cumartesi, 30 Nisan 2011 00:02

Devletleri ve milletleri bir arada tutan adalettir. Adalet; mevki, makam, din, dil, ırk ve kim olursa olusun herkese lazımdır. Hz.Muhammed (s.a.v.); Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır” diye buyrulmaktadır. 

Bağımsız milletvekili olmak için, belli bir parti ve halkı temsil eden kişilerin/şahısların, Yüksek Seçim Kurulunun (YSK) kararı ile, başvurularının RED edildiğinin kamuoyuna  açıklanmasında kullanılan dil  veya uygulama biçimi olsun, Kürt halkının temsilciliğine soyunan insanlara geçit verilemeyeceğini ve ne kadar yaşam hakkı verilirse, onunla yetinip, sisteme hizmet etmekten başka şansları bulunmamaktadır mesajı verildi. Ancak, Kürt halkının sokaklara çıkması ve haklarına sahip çıkmaları sonucunda, sistem  adına hareket eden çevreleri kuşkulandırdı ve planlarını boşa çıkardığı gibi, yanlış anlaşıldı diye hukuki hareket etme noktasına getirildi. Yeni bir açıklama ile eksik belgeleri öne sürerek, bu belgelerin tamamlanması halinde, söz konusu insanlarında adaylık başvurusu kabul edilecektir açıklaması ile hukuk dizayn edildi. Kürt halkının sokaklara çıkması ve haklarını sahiplenmesi ile, hem insanlık dersi, hem de hukuksuzluğu kabul edemeyeceklerini bütün dünyaya duyurdular.

 

Hayatını kayb eden Halil İbrahim ORUÇ’a, Allah’tan rahmet, kederli ailesine de başsağlığı dileklerimi sunarım. Hak arayışı karşısındaki cesaretinden dolayı, kendimize rehber olarak seçeceğimizi belirtirim.

 

Çıkan olaylarda, Bismil’de 18 yaşındaki Halil İbrahim ORUÇ’u vuran, sistem adına hareket eden güçlerin, yere düşen H.İbrahim’i tekmeleyerek, ağzını-burnunu dağıtmak ve bir dişinin kırılmasına neden oldukları halde (basından), iç işleri bakanı, polisler orantılı güç kullanmıştır açıklaması, felaket ve her türlü değerlerden uzak bir beyanattır. Asıl suçlunun sistem adına hareket eden güçlerin olduğunun hukuki kanıtıdır. Bizler için sistem önemlidir, hak, hukuk ve insani değerlerin tümü, sistemin emrindedir. Sistem sizlere ne kadar yaşam hakkı verirse onunla yetinirsiniz, aksi takdirde H.İbrahim’i görün mesajı vermektedir. Eğer orantılı güç bu ise, orantısız güç nasıldır? Bir kez daha, hukukun şahıslara/kişilere göre yorumlandığının açık tatbikidir. “Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir. (Eflatun)

 

Hukuk; genel kavram olup, konumu, mevkii, ırkı ve rengi ne olursa olsun herkese lazımdır. Mevcut hukuk kuralları, eğer ihtiyaca cevap veremiyorsa dahi, esas alınarak, herkesi mevcut adalet kuralına göre değerlendirildiğinde, kısmen de olsa hak yerine gelmiş olur. En büyük sıkıntı -Türkiye için söylüyorum- kişilere göre, hak/hukuk uygulaması yapılmaktadır. Örneğin; 2011 milletvekili genel seçimlerine katılmak için başvuran bağımsız adayların adaylıkları, Yüksek Seçim Kurulu tarafından, sudan bahanelerle RED edilmesi anlaşılır gibi değildir. Çıkar/menfaat ilişkisi kapsamında irdelediğimizde; bunun sadece ve sadece iktidar partisine ya da iktidara oynayan partinin işine yaradığını görürüz. Bu kararın, söz konusu güçlerden bağımsız olması akla abes gelir. Çıkan sonuç itibari ile kişilere göre hukuk/adalet uygulaması ile karşı karşıyayız. Bundan da hepimiz rahatsızlık duymaktayız. “Zayıf, daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir.” (Aristoteles)

Adalete olan güvenin zedelenmesi demek, devletin ayakta kalamayacağı demektir. Çünkü devleti ayakta tutan adalettir. Hukuksuzluğun getireceği sonuçlar hepimizi etkilemektedir. Hukuksuzluktan ve adaletsizlikten kaçınma adına, empati kültürünü ve tarihte örneklerini inceleyerek ders çıkarmalıyız. Birlikte yaşam adına, herkesi adalete göre yorumlamalıyız.  Herkes için adalet demeliyiz.

 

Bedrettin SİĞA

 

 

DÜŞÜNÜYORUM, O HALDE İNSANIM

Yeni yılın, herkese sağlık, mutluluk ve barış getirmesi dileğiyle kutlar, huzura vesile olmasını temeni ederim.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” (Ata sözü); günümüz koşullarında yanlış bir atasözüdür. Çünkü, insanlar beraber yaşamaya muhtaç olmaları nedeniyle, bir olumsuzlukla karşı karşıya kaldığımızda, düşünmenin ve insanlığın vermiş olduğu sorumluluk gereği, onu bertaraf etmek zorundadır. Aksi takdirde, kötülük/haksızlık dolaşıp tekrar bize döner. “Kim haksız yere bir cana kıyarsa bütün insanlığı öldürmüş gibi olur.” (Maide 32)

Fransız filozof Descartes “Düşünüyorum, o halde  varım” demiş ve bu söz felsefe tarihinde bir devrim sayılmıştır. O halde bizlerde bunu şu şekilde tarif edebiliriz; düşünüyorum, o halde insanım. Zira insan olmanın gereği budur. Aksi ise düşündürücüdür.

 

İslam da, insanların doğuştan getirdiği, devr edilemez ve yadsınamaz bir takım haklara sahip olduğunu kabul ederek, bunların engellemesine şiddetle karşı çıkar. Kutsal olan insandır. Aynı haklar, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları bildirgesinde de vurgulamaktadır.   Devletler ise, insanların bir arada yaşamasını sağlayan en üst örgüt biçimidir. Ve insanların ihtiyaçlarını karşılamak için, insanların emrinde olması gereken yönetim biçimidir. Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyrulur; “Devlet başkanından evdeki hizmetçiye kadar her seviyedeki yönetici, idare ettiklerinden mesul dur.”(Buhari, Cuma 11)

Kız-erkek ayrımı asla söz konusu olmamalıdır. Önemli olan, insanın/kişilerin kendi sorumlulukları, hakları ve yaratılış gayesini bilerek/düşünerek hareket etmeli ve bunu yaşam biçimi haline getirmesidir. Asıl olan insandır. Çünkü İslam da ve  dünyada da en değerli konumda olan insandır ve bütün nebatlar insanın emrine verilmiş, huzurlu bir hayat yaşaması için dokunulmaz haklar verilmiştir. Bu haklar, insan haklarıdır. İnsanlara karşı sorumluluğu da, haklarına saygı göstererek yerine getirmelidir. Her insan, din ve vicdan hürriyeti olmak üzere yaşama, helal yolla mal-mülk edinme, diğer insanlarla beraber adaletle muamele görme ve barınma gibi haklara sahiptir. Hz. Muhammed (s.a.v.) “Zulümden kaçınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde bir karanlıktır.” Buyurarak, dinimizin zulmü ve haksızlığı yasakladığını bildirmiştir. Diğer bir hadiste ise;“Şüphesiz Allah, dünyada insanlara eziyet edenlere azap edecektir.” Veda hutbesinde ise; Ey insanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir. Her türlü tecavüzden korunmuştur” diye bildirmektedir.

 

Kur’an-ı Kerim de, insanlara haksızlık yapmamayı, paylaşmayı, dostluğu, kardeşliği, sevgiyi, barışı ve iyilik yapmayı öğütler. İnsan hayatına şeref ve haysiyetine yönelik saldırıları, kan davalarını, iffet ve namusa yönelik suçları, sahibinin izni dışında bir malı kullanmayı, insanların mallarına zarar vermeyi ve gasp etmeyi dinen günah, hukukende insan haklarına yönelik suç saymıştır. Günümüzde Müslüman görünen ve İslam hukuku üzere hareket ettiklerini beyan eden çoğu ülkeler, insanları ölüm, recim vb. cezalara  çarpıtarak, infazı gerçekleştiriyorlar. Ancak, hem dini açıdan bakıldığında, hem de insani açıdan irdelendiği zaman, söz konusu devletleri idare eden kadroların asıl amacı, çıkarlarını kurumak ve bu çıkarlar uğruna her şeyi (din/vicdan/adalet) feda etmek mubah olduğu aşinadır. Kur’an-ı kerimde (Maide 8) şöyle denilmektedir “Ey iman edenler, Allah için titizlikle hakkı ayakta tutun, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun” diye, eylemden önce bizleri düşünmeye davet etmektedir.

Tüm hareket ve davranışlarımızı kontrol altında tutmak suretiyle, düşünerek ve kıyaslama yaparak yaşamımızı idame etmeliyiz. Temel kuralımız, kişileri/sistemleri/devletleri eleştirdiğimiz durumlardan titizlikle kaçınmalıdır. İnsan ve insanlığın gereği olan  hak, hukuk ve adaletin tecili şiarı doğrultusunda yaşamalıyız/düşünmeliyiz.

Bedrettin SİĞA

 MANEVİ DEĞERLERE SAYGI

               Demokratik, eşitlikçi ve ilerici bir yönetim sisteminin temelinde ahlak ve inanç olduğunda, kendi kendini sığaya çeken, ileriyi gören, buna göre plan ve tedbir geliştiren, günlük politikadan ziyade, dünü, bugünü ve yarını okuyabilen emin idareci/kurum (ihtiyaç ve sıkıntılar karşısında tedbirli ve çözüm geliştirici) olunur. Empatiyi kültür haline getirir. Aksi durumda ise bu günkü gibi kısır döngü devam eder. Değerler de siyasi ve maddi emellerin hizmetinde kullanılır. Tıpkı İslam Coğrafyasının bu gün yaşadığı huzursuzluklar gibi. Bu durum herkes için olumsuzdur, felakettir. Yani geleceğin kararmasıdır. Kendimize ve geleceğimize sahip çıkmak adına, değerlere de sahip çıkmalıyız. Cinlikler peşinde olanların koz olarak kullandıkları toplumsal değerleri, gerçek insanlar olarak, olması gereken yolu sahiplersek, göz açıklıkla hareket edenleri teşhir etmiş oluruz. Toplumu sahiplenmek adına, ahlaki davranmalıyız. 

İnsan; düşünen varlık olmasıyla diğer canlılardan farklıdır. Haliyle sorumluluk sahibi ve her yönüyle şeffaf hareket etmek zorundadır. Yani düşünen varlıklara karşı, insani vazifelerin bilincinde ve doğanın dengesinin korunmasında sorumlu davranmalıdır. “İnsan düşünen bir varlıktır.” Söylemin gereğini yerine getirmelidir. İnsanım, o zaman sorumluluğun bilincinde davranarak, paylaşmanın esas alındığı ahlaki (şeffaf) hareket kuralı gereğince davranmalıyız. Olumsuzluklardan kaçınarak, genel menfaatlerin her zaman şahsi çıkarlardan önce geldiğini ve kişisel çıkarları, genelin içinde bulabileceğimizi unutmamalıyız. Yani dinin emrettiği ve sosyal devletin vazgeçilmesi olan paylaşımı esas almalıyız.

               İnsanlar, cinler, melekler ve bütün canlı varlıkların tümü, ufacık bir şeyi yerinden oynatmak, onu bir yerden tutmak, onda noksanlık veya fazlalık meydana getirmek isterler. Allah (c.c.) istemedikçe buna gücü yetmezler.  İnsanlarla muamelelerimizde daima kendimizi bir vatandaş, diğerleri de varlık olduğunu düşünerek hareket etmeliyiz. “İnsanların yüce Allah’a en sevimlisi ve en yakın olanı, adaletli liderdir. O’nun en çok buğz ettiği ve uzak tuttuğu kişide, zalim liderdir.” (Hadis)

               İnsanlık değeri olan ahlak ve dine yaklaşım, insanlara yaklaşımdır. Hz. Süleyman (a.s.) “Anlayış, kişilerin yaşam kaynağıdır.” Diye buyururlar. Kişilerin inancı ve ahlakı ne olursa olsun, toplumun değer olarak kabul ettiğine saygı göstermeliyiz, riayet etmeliyiz. Ve herkesin öz olarak kabul ettiği kuralları benimseyerek yaklaşım göstermeliyiz. Bu hareket kişi veya kurumlara saygınlık kazandırır. Sokrat şöyle der; “dini ve ilmi canlı tutmak, böyle yaparsan halk seni sever.” Herkes fıtratına göre hareket eder/davranır. 

               Kural haline getirilmeye çalışılan “en yakınını sev” kendi tarzlarında toplum bilincini derinleştirmeye çalışan çok sayıda din ve mezhep mevcuttur. Bütün olumsuzlukları boşluğa düşürmek için işbirliğini kesin amaç olarak gören her türlü insancıl çabayı onaylamalıyız. Siyasetin hedeflediği menzile varmak için en iyi araçların kötüye kullanıldığını yaşıyoruz/biliyoruz. İşbirliği konusunda bir anlam uyandırmayan hiç kimse siyasi önlemlerle bir şey elde edemez.  Her siyasetçinin en kesin hedefi, insan ve insanlığın ilerlemesi olmalıdır. Ve ilerleme her zaman işbirliğinin daha geniş bir kapsamı anlamına gelir. Yani bireyler/kurumlar olarak niceliğe ulaşma hedefine varmak için, toplumun değerleri doğrultusunda kendimizi dizayn etmeliyiz.

               Konuşmanın kendisi insanlığın ortak bir yaradılışı, toplumun anlayışının bir sonucudur. Din; nasihat yani konuşmadır. Anlamak, özel süreç değil, bir toplum meselesidir. Bu günkü medeniyetimizde insanlar toplum konusunda yeteri kadar hazır değillerdir. Nasıl toplum için daha verimli olabiliriz diye düşünmek yerine kişisel başarılarımızı ve hayattan nasıl daha fazla kazanç sağlayacağımızı önemsiyoruz. Bu durum ahlaki ve dini kurallara terstir. Çünkü Ahlak ve din, genelin menfaatlerini şahsi menfaatlerin önüne koymaktadır. Öyleyse insanız ve insanlığın verdiği sorumluluğun gereğini yerine getirmekle mükellefiz. Bundan kaçınmak ise, düşünmemektir.

Bedrettin SİĞA 

SÊRTA İRO

5 Temmuz 2014 13:51

Bajarê Sertê, bajarek warê gel û çandî de dewlimend e. Lewra Kurd, Ereb, Tirk û gelek gelin dijî tide dijîn. Tevde plan û proje xwe gorî Kurd, Ereb û Tirkan çidikin, le kuçel navbara van gela ye. Lewre çanda wa cuda ye.

Kurd; tevahiya xebati xwe ji buna xwe eşkere bikin, hene û xwe bidin qebulkirin e. Lewre navê Kurd a heye, le çand, hûner û wija wa tune, ziman tine, ji buna pergal e pirsgire kin. Ji Kurdan yin rex pergale dimeşin, yan jî bixazin bimeşin, eweli wi dive xwe û qewmiyet a xwe şemar/inkâr bike û ji buna xatire dewlete biperçîqîn e. Hey nexwe nava geli sertê de yin rex pergalî dimeşin û yın Tırk de cih nabe/nastin e. Minak; sala hezar u nehsed u heştih u heşt u neha de, gundek yi giridayî Dih e min mamoste yî dikir a. Fermandare eskerî ye hate dibîstane li bamin. Gote; mamoste, çi kimasî ye dibiîstan e hene jimin re bij e. Min jî got fermandar; tu dibini pace tev ji kestîne, deri nayin dadan, anjî bin dadan nayin vekirin. Xerc a Dibîstani hildiweşe, an ku dive dibistan tevahî temîrat e bibine/be temîrkirin. Berçeva ve biderbazkirin. Eyer hun vi alîkariye bikin, sernavi gund û yi xwejî spasiya xwe eşkere bikim/bejim. Gel e gund jî yi bizan be ku dewlet her daim li bendawaye u evê bibe sebeba eşkere kirina dewlet ka çikaş qimetê jî dide gundî ya. Fermandar got; ev xizmeta heni ji bu me rehete, ezi bikim. Li xwestekek yamin jî jite heye? Min got kerem ke, hema be îmkani min, ezê xwesteka hewe binim cih. Fermandar got, divê tu derheqî gund u gundiya de agahiye/xeber a bidîme. Min got, kusurê nehrênin dewletê mamosteyî ez şandime vide. Ne gotiye min here nuçe/istixbarat i bike. Eva tu dixazî jimin dure u naye imkâna min. Fermandar ji minre got tu ji kûderiyî? Min got ehli vidim e. Fermandar xatirê xwe xest u çu. Carek di libalmive nehat. Yani Kurd ji pergalire xizmetê bike, heta hewcehîya dewlet e liwa heye qimetin. Dema muhtacî nemine u eyer wakif ê hinek agahiya jî be, gelek ew mirov hole rabe/wunda bi be. Dîrok va mînak a tejiye. Li em naxazîn ji viyaheni wane bistînîn. Yani kimasîya gel e Kurd ya zehf zerer e didi wa, ji hewre bi tehemûlin. Hevod u qebul nakin.  Li yi bîyanî çibeje jî dengi xwe dernayixin. Jibuna gel e Kurd ev nexeşik girîng e. Kurd, heta tehemûl û tifaqi de nebin yek, ser nakevin û nayin naskirin û nabin hêz.

Ereb/Bajarî; ev geliheni bixwe tune. Yani ne geli ereb e. Jibu wa pergal heye u ew bi xwe xizmetkari fermiyeti ne. Dewlet çê bibeje erin heye, neyin tune. Bi pirs u hîsap yi xwesteka fermî binin cîh. Kari ereba ji eve; kurumun dewleti de ewin, wekil, serok/ şaredar, siyaset medar/siyasetçi evin u wi warîde peşdene. Li va salin dawîde cana guherandin, gorî xwesteka pergal e çidibin. Fermî çi be xwestin we dikin. Lewre gelê Ereb nabij e em û geli Kurd li rexhev jiyan dibin. Divi em bajar/war e xwe xeşbikîn. Gelo pişti em ne rehetbîn, rehetiya dewlet e jimere çiye. Heta neha qet evaheni ne kirin/gotin e. Rapora teref dewleti ve hezar u nehsedu sihade hatî çikirin kaçi dibeje, nehajî welê dimeşin. Bajarî û pergal tu cari ji ji hev neqetan e. Heta partiya desthilata siyasî kiye, bajarî bisual û bihisap rex wan e. Ev jî dibe sedema gelek pirsgirê ka neqeba gela de. Ya mihîm, bawarî li hev naynin. Lewre Sêrt i daim partiya desthilata siyasi yi ve giridayî ne. Ev kar jibu Kurda û jibu Ereba ji, dibê sedema ne baweriyi, bi tifaqiyi û pirs girik a. Kari pergal e ji, va bi tifaqiya bixi mesele û gela ji hev dur bike. Daku rehet bikarbe bandora xwe li wa bike. Dewlet ji buna ber dewama vi çi lazim e, wi dike. Li kesi sertê de jîn dibin naxazi viyahen i fihm bikin, anjî, teref pergali ve jibunî neyi zanîn çi lazim e, ew ti kirin.  Ev pirsgırek, nexeşik ya gelin Sertê de jiyan dibin teva ye.  Dema tevahiya gelin Sertê kar û menfîeti xwe bidin ber çavi xwe, ez wi baweriyi deme yi jihevre bibin bira.

 

Tirk; yin ehle vi ax ê, cih, mirov dikari beje nava wade Tirk tune ye. Teref dewleti ve yin xizmeta pergale binin cih ji vî warîre ten şandin ewin. Tevahiyin wa fermîne. Hejmara wan ne hindike. Li hezaran ti vegotin/gotin. Evin henê jî ji gel e Kurd dûrin. Tevahiye tikiliyen wan rex bajariyanin u wek wa dimeşin. Lewre bajarî, ji Kurda çitir xwesteki wan tinin cîh u gorî lirinin wan dimeşin. Mirov dikari beje navbira wande pirsgirek tune. Pergal çi bixaze, ew e bibe. Yani xwesteka gele Ereb tune. Bajarî jibuna pergalin e. Nava pergalide hatine windakirin. Yani Tirk u Ereb bi hevre dimeşin. Evi bibe sedema pişve Ereb bibin tun e. Hal bi hal Ereb jî yi xwe Tirk hîsab bikin.

Kuçel; Zimani wa Kurdiye. Li çand û hûnera van, çiyayî ye. Ser bixweye, azade, serbest e. Dayîm digel heyvana diçin çiya û zozan a. Zivistana deştine, havîna zozana ne. Malum insan çiya u zozana da bexwe u wek lirîna xwe dimeş e. Gorî menfaeta xwe kural u kaîda eşkere dike u dide meşandin. Maf u heqi tu kesî ji ware ne lazim e. Van salin dawî de, ji teref dewleti/pergali ve çiya u zozan hatin qedexekirin. Kuçel mecbur man heyvanın xwe firutin, li bajaran runiştin/iskân bun. Ji buna burandina dinya ye xebat lazim e. Ewa jî bazirganî kir u wek bajariya xwestin bimeşin. Vi cari jî çand, bu pirsgêrek. Cudabuniya çand i derket hole. Ew jiyana çiya u zozana de serbest jîn, ne gorî qanuna bu. Ji qanunî pirsgirek çibun. Qimet nadin kural u kaîdin tevde jînbun e. Eşîretî şixulê xwe dikin u dibejin, gelek geli bajir jî bimere wek me bimeşin. Ev lirîna heni, ware aborî, siyasî, çand u hûneri de dibe sebebi gelek mesela. Qanun, kural u kaide derdikevin peş. Yani Kuçel, Kurdar e, Ereba re u Tirkar e jî dibin navbar. Navbarek ne rihet jî. Tev stîrî u zorî/kotekî. Ji ber sedema kuçelan, şaredar u fermîyet e bajir jî dibejîn îllellah. Rojin pişya mede ka ya çibibe ne diyar/eşkere ye. Roj bi roj pirs girek zide û kur dibin.

Li kurtasî min hinek behsa bajari sertê yi demi kir. Sert ê wari gel, çand, ziman û xezayi de dewlimend/zengin e. Li ew zengini, ji teref sedema lirîna pergalê, nehiştiye hevu du qabul bikin û bibe mozaik. Çandek dewlimend. Digel vi jî Kuçel, barê tevî gela ye. Ye navbarek bi eş. Jibuna tevi gel a pirs girik e. Ev pirs girek, rojin pişya mede jî yi bibe sedemi gelek nexweşi ya.

Hivîdarim ku ev xebati min, rojin pêşde yi bibe bingeha esasek ji bu vi dewlimendî ye bighin e hev, jiyanek xort û pakij derxi hole/meydan e. Armanca min ewe ku, xîlaf/nakokî yi vegerînim keyse/firsati. Ji herkesîre lirînek zelal û peşveçuyî.

  Çilekê rîtiye destiye bêvirve. (Gontinin Peşiya)

Bedrettin SİĞA

 

 

ŞANO

DAYÎN Û STANDINA BAJÊR/KIRÎ Û FRUTINA BAJÊR

Jiyana dema çuyî û dema bi de, dive alakadar bê çêkirin. Lewre rojin pêşde ji buna mirov riya xwe bibînê û viyaheni bixê çand û hûner û waje ji buna pêjde rojan, dive dema borî baş bizanîn. Ev xwedî derketina demî, nabe sebeba navbira gelade bibe nexeşî û zordestî. Dive her gelî ser orf u edetê wî bi qebulkirin. Hinga dewlimendiya wejiye ye derkeve pêş. Ji vêre ti gotin empati/kiyasnefs. Empatî, sedemê nêrînek zelal û qanunî ye. Sedemê derketina rasti yê ye.

Ew gundiyên dura bajari Sêrtê rûdiniştan, ji bona xizmet û mihtacin xwe bînin cîh, dem a dihatin bajêr kirî û frutin/dayîn û standin dikirin. Carînan parê wan tunebî, yan jî têra wan nedikir, jiber vê sedemê hinek tişt/meta tanîn bajêr difrûtan. Kerên xwe, carînan dar, bêrinç, dims, mewîş û metayi weywan bardikirin. Çikar û halê wajî ew bu. Tû car gundî vale nedihatin bajêr.

Dema gundî diketên hal a bajêr, her gundî gorî ramanin xwe frojgehek nîzingî xwe didît, malê xwe li cem wa sîmsara datîniyan. Xweyi frojgehê sîmsar zimanê cîh yê mehellî (êrebî) rex bajariya bazar dikir. Gundiya ev zimanê bajarî nizanîna. Malin gundiya hêviya Xeda û xedî/xweyê frojgeh e sîmsara ve bî. Yanî sîmsar û wîcdana xwe.  Dema mali gundiya bihata frotin, sîmsar çê pare bida gundî, mafê/hekê gundi ewbu. Çimko, malê wî çewe, çikasî û çend kîlo ye, maf/hek ê sîmsar çiye û çi jêre dimîne newêrîbu ji sîmsar bipirse. “Rovî ne diçu ya kunê, hejikî jî seri dov ê xweve kir.” (Gotinin Peşiya)

Ciwanên bajêr herdemî va derê xerîb/biyanî/ecnebî têne û diçin wadera bîn. Hêviya ecnebîkî bîn û wexti xwe pe biburînin. Dîsa ji cuwanên bajêr re şixul derketiye. Cuwan baldikin hev, kom dibin serseri gundî. Ka em libirinîn yi çij gundî bêkin;

YEK

G: Gundî, B: Bajari, C: Ciwan, E: Esnaf a tîne ziman.

G: Gohdarî sîmsar û miştiriya dike. Tu warîde bejdarî bazar ê nabe. Li baxazijî newere bejdar bibe.

C: Badikin hev, li hev dicêvin. Amê werin vaye yek gundî. Şapka/lenger a wîjî heye. Êrebî tiştan ji hevre dibejin, lenger a gundî li serê gundî hildiden û bazdin/direvin. Şawkê wek gogê ji hevre tavijin. Dibe tike tika wa keni xwe dikin. Bere jî bang gundî dikin were lenger a xwe bibe.

G: Pey lenger e dibezê û nava xwede dienir e. Lê belê newire eşkere bike. Zimanek xweş û nazik hevî ji cuwanan dike û şewka xwe dixaz e.

C: Gotinin gundî, ber çava derbaz naken, kenê xwe dikin, goge ji hevre tavijin. Ji xeynî keyfxweşiya xwe piştir tu dengî na bêhîsîn. Bere jî bang gundî dikin. Were lengera xwe bibe xweyî.

G: Tu tişt nayê mila. İlla rica û xweşitî, şapka xwe ji cuwanan dixaz e. Lê belê ciwanan qet guh nedidan e. Goga xwe mijul bun.

C: Bang gundî kirin û gotin were şepka xwe bibe. Dema gundî nîzîngahî li ciwanan kir, şapka avit ji havali xwere. Ken û keyfa xwe nirîn. Dîsa gundî ma kehr û xemi xweve.

G: Rûnişt erdê. Xem û xeyali xwe berçeva derbaz kir. Sermilê xwere cîwanan renî/meyzekir. Axinek jinava xwe anî. Qet xeberneda. Çavê wî mal cuwana.

C: Li gundî renîn, dema dîtin peywa nakevê û runiştiye. Bakirin hev du, amê, gundî şebikiye. Lêbirine cîhe xwede runiştiye. Kenê xwe kirin û lihev nêrîn. Zimanê xwe yê bajarî hinek tişt gotin. Bal gundive meşiyan.

G: Jiber ciwanan silikî û şunve çu. Çavê wî mal genca. Ka gencin çi bejin? Bî kute kuta dile wî. Çeva li serî leyîst. Nava xeyala ve çu.

C: Birêz gundî, tu zanî îşeme bajariyan keyf û henek û pekenok ke. Amê me şuxulê xwe kir. Malume, tejî emelê xwe kir. Hinekî peyme bezîn, hinek xeber jimere gotin, hinek jî runiştî gohdari me kir. Kurtasî tejî wehti xwe burand, mejî wexti xwe derbaz kir. Hinek jime kenîn, hinek jî j ime girîn. Jiyan jî eve. Li dawiyê de dive em hevodu helal bikîn. Me tu helalî. Ka tujî me helal bike?

G: Lawno, ciwan non, hewe gelek dilimin rehtkir, ez acizkirim. Tu hakkê hewe li vîkasî tunebî.  La kin tutişt nayê milimin. Dîsa jî min hun dane xatir ê xurttîtîye/cîwaniye.

C: Piştî va gotinin gundî sehdikin, şewqê digirin têxin nava herîyi de. Spehî serdigerin û raberî gundî dikin. Xali gundî; tu dibînî çiqas em camirîn. Me şewqa te jî şûşt, em welê raberî te dikîn. He jî tu kîmetime nizanî. Ev nankori ye. Amê ne weliye? Li hev dinerin.

G: Ji xwe min dev şewqê berdaye. Hij çi bela xwe jimin venakîn? Lawna, jê min çi dixazîn? Bejîn da ez jî bizanbim.

C: Jibuna te em dibijîn, viya henê baş bizanbe û guh bideme. Madem te dev jivê şewqê berda ye tu herî sûkê, Ew cihê kumika difroşin, wek cindîtiya/bedewiya xwe şewqekî bistîne bide serê xwe. Vê şîreta babînî em lite dikîn. Lewre şewqa me pê gog leyîstî, ne gorî bedewîya te bî. Jibuna me tije xilaskirî gelek te hek kê me bida. Ema qencî bila li bame be. Viyahenê ji bir neke.

G: Lawno! Oxira we bi xirbe. Keremkin herin riya xwe, min ji xul hewe tune, hun jî ji bela xwe jimin vekin.

C: Xatirê xwe dixazin û diçin.

G: Rast û çep dura xwe dinire û nefes ji kezebê distîne, Navê Xedayê Dilovan tine, xweve te. Radibe ser piya beri xwe dide sûkê. Zikaka kumik li tin frotin dibînê û berî xwe dide frojgeh a. Liber paca frojgehe kî disekine, şepqa dinere. Gorî bedewiya xwe kumekî bibejire.

E: Derdikevê ber derî û keremkirina hundir li gundî dike. Were frojgehê de kumin gelek rind û gorî te bedew hene. Ez wê hiviyi de me, keyfa te yê jiware be.

G: Hecî kuma meyze dikim. Gorî cindîtiya xwe şepqekî biecîbînim, ezi bi xwe werim frojgehê de.

E: Zimanê bajarî hinek tişt dibeje û li gundî vedigere, amê va kumin evqas rind û delal, tu naecibînî? Ka li bejna vî binir e, ka li gotinê vî binir e. Mu dibeji key tu hûnermendî/artîstî.

G: Ez texfîrullah! Ez gundiyek rihet/sivik kim. Ez kû, hunermend kû. Naxazim şexsê minde tukes, rehetsiz bibe û zereri bibîn e. Yani ez xwe nasdikim.

E: Wî wextî keremke hundir amê. Şepqek gelek rind û wekte cuwanmerd ezê bidime te. Tee tee dükkân.

G: Diçe frojgehê de, dest tavije kumkî heldi de û pirsa qimeti vê dike? Peyde jî ji xwere dibeje gelek evahenê baş be.

E: Ka bide/bêxe seri xwe û keremke here ber neynik ê, çikas te hatiye û li bejna te rind nîşandi de. Hedî seri xwe neyixwe.

G: Keremke qîmet/fîyet ê wê bêje.

E: Keyfamin gelek ji tere hat. Jiber wê sedemê ez zide jê te naxazim. Qîmetê rastî çiye, çarqet dibe je. Li jibuna xatirê te diqet fiyet ji distîne. Şewqi raberî gundî dike.

G: Şewqe, desti esnaf digêre û dide seri xwe. Desti xwe li paşila xwe tixe, rast û çep dinere û forojge hê derdikeve.

E: Oxurbe ji tere gundi yo. Dest û lingi cuwanan saxbe.

G: Qet şun xweve narin e. Lezî didê linga, demekî zu derbikevi û ji frojgeh ê dur bibe. Ji xwere jî mijul dibe.

 

 

 

 

DIDU

M 1: Kirîgerê yekemîn, M 2: Kirîgerê duyemîn, M 3: Kirîgerê siyemîn, M 4: Kirîgerê ye çaremîn M: tevahî ye Kirîgera/Kîrox a nîşan di de.

G: Difsa ji gund anî, datine ber frojgeha simsar û rudinê ber. Çavê wî dimîne kirîger/kîrox a. Ka kengê kirîger rasti be û difsa xwe bifroş e.

M 1: Xalê gundî, difsa te ya firutini ye?

G: Erê lavo, kerem ke. Difsa firutinê ye.

M 1: Dixazim tama wê binêrim. Izna te heye?

G: Dimsê valadike firaxêde, bal kirîger ve direj dike. Keremke!

M 1: Firaxê digirê û serxede dike. Li gundî dizivire, min ji tama vi difse tu fihm nekir? Şirîn e an jî tirşe biryar neda. Ka kereme xere firaxi carî di jî tejî bike û bide min. Li înşallah ezi wê cari biryar e bidim.

G: Fraxi digre û tejî dike û raberî kîrox dike.

M 1: Gotina xwe dibare diki û dibeji, ew ne wey Dimsê ye?

G: Meth û senayê dimsa xwe dide û ji kirîger e dibeje, difsek di wek vê tu nabînî û rastê jî nayî. Ev firsate ke serte de hatiye. Vi firsati nerevîn e.

M 1: Gelê li balwa kombiyî dizivire û ji wa pirsdike, yin ji difse fihm bike heye gelo? Zimanê bajarî tiştna dibejin û amê keremkin werin peş.

M 2: Li ez bi xwejî kirîgerê difsê me. Hemjî ji tama difsê zanim û dimsê bixwejî fihm dikêm. Ka rê jiminre vekin. Ezê jî tama wê binerim. Amê xwe bidin alîkî. Ez esnafê vî îşîme.

GEL: Xwe ji dur gundî didin alî û rê didin kirîger e diduwan.

M 2: Firaxê raberî gundî dike û jire dibeje, kerema xwere hinek difs valeke firaxê de da ez tama vê binêrim. Lewre tişta newê tam kirin, nayê firutin jî. Divi em tevde riayeti bidîn usullê. Usulla mejî difs tamkirine.

G: Firaxê digire û dimsê valediki ti de. Methê dimsa xwe dide û dibêje, dimsek di wey yamin tuneye û tu nabînî jî. Lê gund jî dimsa mala me binav û deng e. Heya divsa mala me hebê, ya van malêdin nayê behs kirin. Hêvîdarim ku yi tujî memnun bimînî.

M 2: Destê gundî firaxa difse digire û serxwede dike. Dura xwe dinêre, zimanê bajarî diaxive û li gundî dizivire; ez warê naskirina difsêde gelek esnafim. Li bawerbêke, difsate min tu fihm nekir. Rengi xwe û tama xwe nadê ji derve. Hesko ne wek dîtina xwe. Rengi wi pir/zehf xweş e. Li tama wê guman/şik kim. Ka firaxek dijî dagir e, Lewre min jivê fihm nekir?

G: Firaxi digre û tejî dike, raberî kîrox/mûşter î dike û dibiji kerem ke.

M 2: Ev dimsa heni ecayîb e. Yi ji fihm bike hey e?

GEL: Yê ji fihm bike, heye amê. Bila derkevi peş. Ji nava wade yek derdikevi û dibeje ez bi xwejî kirîgerim. Dimse jî fihm dikim. Lewre rezime jî hebî. Dayîm me dims çêdikir û heta difruta jî. Ji ber hinek sebeba, rezi xwe me firut. Amê ka rê vekin, ez jî tama vi dimsa ewka nayê tesbît kirim binirim.

G: Ji kerema xwere ribidin kirîger bila derkevê peş. Ka vere tujî hinir û ostayi ya xwe nişan bide.  Hevalin te ewqas meth û senayi xwe dan, li belî vale derketin. Hêvîdarim ku tu ne weli yî. Lewre rengi tejî ji wan ferîqe ye.

M 3: Beri xwe dide gundî û xeberdi de/diaxive, ya hevalimin nezanin, cahilin, niza nin bixwaînin, yi çi divsê fehm bikin. Ez û ew, ji hev gelek cudan e. Te bê xwe jî got, tu ne weyva nezanî, wek osta dixeyî. Lewre rengi mirovî, mirovî eşkere dike. Pezni xwe nedim; ez tam naserim/pisporim/ehlê îşim. Ka jikerema xwere hinek dims bixe firaxide û raberî min bike. Ta çeknas a bibîn î.

 G: Firaxi digre û dimsê vale dike ti de. Firaxi raberî kirîger dike. Kerem ke.

M 3: Firaxa dimse ser xwede dike û li xweyê dimse dizivir e, ya! Ez hatime heta vî emrî rasta dimsek wuha nehatim e. Çewe tu ji derve bedew û rind dixweyî, difsa tejî wek teye. Zehf xeşik dixweyê, tama wide hesko tiştek heyî? Mirov şaş û maşo dike. Qethî/vebirî te tiştek kiriya nava vi difsê de. Gelek mo giliye te bike. Tu insana jehr di dî. Gel dizivire û zimani bajarî diaxiv e. Gel dibeje tu rast dibi jî. Ev gundiyek gelî çav bel dixweyi. Hun jî ne şahidi vin e gelo.

GEL: Gundî zivirîn û tevde gotin em jî şahidin ku, ev ne wey gundiya ye.

G: Li qelebalixi dizivire û dibeji katî, ev kirîger e he eynî neqenc e. Lewre neqenc jî mina vî ewil xweş dikin, mirovî şaşo maşo dikin, peyre jî wexti xwe li insanî derbaz dikin. Evî neqencî jî welê çikir. Civat gelo ne weli ye?

GEL: Zimanê bajarî digel hev axivin û gundî zivirîn, hineka gotin tu hekliyî, kirîger ewqas pazni xwe da, libeli vale/puç derket. Heqi wî li vî qasî tunebî. Hinek a jî gotin tu neheqî. Lewre dimsa te dîtina xwe zefh rind a, li belê dema mirov tama wi dinir e, dimîne pi biryar. Tu bixwe zanî dayîn û standini de biryar gelek balkiş e. Dive tu erzi xwe jime bixaz î. Te emkirin bin bandora neheqiyi de. Evaheni jibuna tejî, jibuna mejî ne tiştek baş e.

G: Dengeg bilind got, ey gel, ne jibuna hun suçdarbibin min ev gotin got. Bi tinê/sirf min gotin jibu miştiriye sisiyan re got. Li beli li borîna xwe dixazim. Qusîramin nenirin. Cana insan li xwe wanda dike. Bi tinê ji bu kirîger e sisiyan hat gotin.

GEL: Li hev zivîrîn û zimani bajarî digel hev axivîn, paşê jî beri xwe dan gundî û jire gotên; ya ev miştiriye heta niha li dimsa te nerîn, qet tudîşt tî fihmnakin û cahil û nezanin. Yê pispor/naser bila derkevê peş. Camirek derdikevê û dibeje ka ri bidin mê, ez bi xwejî kirîgerê dimsê me.

G: Ka kerema xwe tu jî were pêş.

M 4: Wa kirîgerê peşiya wî li dimsê renîn, lê wa dizivêre û ji ware dibêje; hewe em hetikandîn. Wekî hun ji fihm nakîn, çire xwe û em jî hetikandîn amê. Ka ji kerema xwere fraxi tejî bike û bide min, ezi bêjim te jî û guhdariya/gel jî ka tama vê dimsê çiye. Hinga hunê çeknas û osta bibînîn. İş û xebatin ve tulazan mijulahiya insanî ye. Mirovî mijul bikin. Li başqe jî kêrî tu emelî nayin.

G: Tebax/frax ê digri û meşka (firaxa dims tide) dimsê nişûvî dike. Li divs xilas buye. Miştirî dizivire û jire debeje qusurê nerêne divs xilas buye. Tira tamkirini jî nemaye.

M 4: Amê hevkas min zimanê xwe şebikand, xeber ji hevali xwere gotin, tev çu avêde. Lê hevali xwe zivirî û zimanê bajarî hinek axivîn. Paşi gundî vegera û jire got; tu dimsê tînî fêrotine, tu nizanî dive ewêl mirov tam bike u peyre bistîne. Li tu dibejî min divs aniye firutine, divsa te tira tamkirine jî nake. Heqê te lidan/kutan/hingaftin e.

G: Herdo meşk min tejî divs kirî bu ez hatibîm bajir. Li beli hewe nav lepo piyê mid e tirto virt to kirin. Gunê mi çiye û hun limin bidîn.

KIRİGERAN: Amê ma tu nizanî Divs newê tamkirin, wê çewe bê frotin. Te ewqas xeber jî jimer e gotin. Ma tu zen di kî evê bên ji bîrkirin.

G: Lawno, çibe heve limin kir û naha jî xebera dibijîn. Ev çi çandi de heye?

GEL: Tu jimere dibejî divsamin hewe vexariye? Li hev dizivirin û zimanê bajarî diaxivin. Paşê li gundî vedigerin jêre dibejin; te tira tamkirina mejî divs naniye. Peyde jî heqaretê jî lime dikî. Hevalno, heqê gundî serme heye, amê ma em heqi wî nadîne? Tevde dibejin belê. Gundî digirin wek gogê ji hevre tavijin û keni xwe dikin. Bere jî şîreta gundî dikin; ma tukesî ji tere ne gotiye dema tu herî bajêr haj jî xwe hebe. Bajarî efendiye gundiya ne. Gundî jibuna xizmeta bajariya hene. A evahenê jitere ji bibe musibet. Hidî tu û ne yi wey te ber bajariya xeber nedin. Rast û xelet tişta bajarî bijin weliye. Amê, viyaheni bixe gahar, bixe guhê xwede. Civat bilav dibe.

G: Pişti gel bilav dibe. Seri xwe radikê û li dura xwe dinêr e. Ev e şapa berfê bî serde hatî, xwe veli dibine. Radibe ser xwe û ser u beri xwe rast dike. Dev dura xwe caridin dinire, li tu kesî nabîne. Nave Xeda’yê Dilovan tine, hemd u sena dike. Vi cari jî sax nav lepê bajariyan derket, ev başî/nimetik gelek giringe. Vê cari jî min mirin dit, li beli ez jê xilas bum. Ji vire hemd û sena jibu Xeda. Hatina bajir û kiri û firutin limin tevbe be. Heta bê îmkanimin/milêmin jî nehilim tu kes jî vî kari bike û ji xwere bixe hûner/senat.

 

SÊSE

G: Gundi, B: Bajarî, XB: Xanima Bajarî, C: Ciran a tinê ziman.

G: Dema qesta bajir kirÎ hatî, kerrê xwe jî barê dara li dike û tine ji buna frutê ne. Dikevê bajir de bang dike û dibeje werin dara, dare frutine hene. Darvan…

B: Darvan, darvan barê darite çikasî ye?

G: 250,00 Pankonotî ye.

B: Dehere lo zehf zideye amê. Wîcdana te tuneye. Ka were bazar e.

G: Ma to çikasî dibe jî. Kerema xwe buha/fiyet a xwe bej e. Belki me lihev kir.

B: 150,00 pankonotî eze bidem te. Ji wê wûvetir min xilas nake.

G: Hindik e. Eyer 200,00 pankonota bidî, ezê bari dara ji tere deynim. Kerem ke biryara xwe bide, heynexwe ez diçim.

B: Amê tu ne esnaf î. Tu nayî bazar a. Ehlakê te nexweş e. Ka kerema xwe, xwe baş bike. Lewre em muhtac î hevîn. Hunê dara bînîn bajêr, emê jî bistînîn. Eyer darê te bistînim, dive tu bibi jor e. Li xanim jî, ez jî nikarîn bikşî nîn jor.

G: 200,00 panknota di dî? Nexwe ez çum.

B: Lawo tu nayî bazar e. Ka deyne bari xwe 200,00 panknota ezê bidim te. Kerema xwe bibe jor e. Were parê xwe bistîn e.

G: Bijê ez dari xwe nadim jî be feyde/suxîn e. Dara datîne û ratheje kişandin e.

B: Ka bikêşîne jor, ezê herim heta sûk û werim. Parê te bidim te.

B: Xanima xwe vedigerê û bi zimanê bajarî pire diaxive.

XB: Bajarî qederek rex mêr/zilam mi xwe xeberdi de û gundî dizivir e, Dara bikişîne jor, mire em heri suke û wer e, parête bidê te.

G: Dara dikêşîne jor, ji buna pari xwe bistîne, bajarî diger e. Lê bajarî qet xweya nakê. Xanima wî diperse û dibeje malxwe te kûve çu. Yên parêmin bida min. Min wezîfa xwe anî cîh.

XB: Amê, mirê em çuye suk e. Lê niha naye. Tu bixazî jî derve ji malê dûr bisekin e, heta mirê em hat.

G: Dayê, xaltîkê, ez e nu herim suk e. Hinek e tişt bikêrim. Jiber vê sedem e hinek zo biçuma baş bu. Ka keremaxwe jimire bibe alîkar.

XB: Ez dibijim te, here jimalê dur bisekin e heta mirê em hat î. Tu min aciz dikî û rexmin bazar a dikî. De biqeşt.

G: Xanima min tu çima aciz di bî. Yê zilim li dibe ezim. Yê parê wî hatî xarin ezim. Yê nehek jî ezim. Ev çê qanun e. Ka lez bake mire xwe.

XB: Amê, ka binêre tipê wî û xeberdanin dide. Zimani bajarî tixê qîre qîr. Lez biqeşt deri mala em here.

G: Sermilê xwere xanimê dirêne û dibeji ka Xeda zani tu û mirê xwe kîjan zilomat ê derketin e. Ez dikarim bejim hun ehli cehennemên ne. Tu riayete hewe mirovare û ji heqre jî tuneye. Hun qewmek xirabîn. Hewe ev bajari heni jî lewitandî ye.

XB: Hij tu livadera yî, carek dê ez dibêjim te lez wunda bibe ber çavêmin. Lê yê jibona te nebaş be. Barek dar, ji rihê te ne qimettir e.

G: Bê mecal û perişan nezanî çibike û devdura xwe dinêr e, mirovek nas, an jî ehlê Xedê, wicdan ka nabîn e. Li ev bajarê henê ne ew bajar e. Xanim e vedigere û got; Xanim, tu ehlê Xedê yî û xwey wîcdan dixweyî. Tu jî zanî mirin heye. Guh nede zilamê xwe, parêmin bide min. Li min dereng e, da ez herim ser oxira xwe.

XB: Tixe qire qir, gazi cîranan dike. Ciranan ka werin.

C: ziman/Lisan ê bajarî digel hev diaxivin û li gundî vedigerin. Tu fihê nakî bela xwe li vê xanima evqas muhteber û hêja yî didî. Ma tu nizanî miri ew heye. Lez biqeşt te here, ber çavi me vunda bibe.

G: Min dar dane vi mal e, dewa parê xwe dikim, parêmin nadin e. Kerema xwe parimin bidin min, ez i herim e. Ji buna çuyin e, mihtacî gotinê tune ye.

C: Biqeşt here pari xwe ji mire ev bistîn e. Gunehê xanim e çiye?

G: Xanim bixaz e, dikarê bake zilami xwe. Ez taleba bake zilami xwe ji dikim. Lê hekaret te limin dike.

C: Here lavo, tu mirek camir dixweyî. Ev mal qeleçîn/mitirb e. Tu nikarî ware serder bikî. Tu gunehî. Here.

G: Ez herim suk e, miri vê xanim e kûdê bibînim? Ka kerema xwe jimin re bibejîn.

C: Lavo! Riyaxwe bigir e here mala xwe. Ev mala henê bê nesebin/aslin yi zereri bidin te. Here!

G: Ka hun kerema xwere cîh e mirê wê jimin re bejin?

XB: Hêj tu ne qeşêtiyî.

C: Suka helewçîya disekin e. Here ewder tu bêbîn î.

G: Berê xwe dide û tê suk e, pirsa suka/zikaka helewçîya dike û diçe ber aşxan a mirik e dar standin disekin e. Ji zilamre dibejê ka paremin bide min.

B: Hêj tu neqeşidî neçuyî. Ma xanimin em ne gute, her e.

G: Xanimê te got here, li heta ez pari xwe nestînim, naçim. Parêmin bide min ezê herim.

B: Gazi cîranan dike û bi zimanê bajarî digel hev diaxivin. Tevde gundî li dizivêrin. Agahdariye dide gundî.

C: Yik navser û rêhspî, şîretî gote gundî, lavo here, dev ji pera berd e. Ev jibuna te selamet e. Gohêxwe bide min. Here riya xwe.

G: Ya mirov dehwa hekkê xwe bike û lê bibe xweyî ma ev qebahet e, suçe. Min tudişt jiva bajariyan fihm nekêr. Tu dibejî qey dercalin! Welê duxeyê bajarî gelek zilmê hesdikin. Zilim ne tiştek baş e.

C: Lavo! Evder bajar e. Tu zanî bajarî li gundiya wexti xwe derbazdikên. Kar û bari wan digel gundiya leyîztuk e. Evahenê jî qetek/parçek ji wê leyîztokê ye. Here hij tu selamet.

G: Ez hatim e heta vî emri tucarî min neheqî qebul nekiriye û ez qebul jî nakim. Dive parêmin bidî min. Ez bixwejî evqas heş bajir û bajariyan nakim. Dixazim demek zo ji bajir derkevîm. Kerema xwere ji minre bibên alîkar.

B: Zimanê bajarî (erebî) digel cîranin xwe diaxive û tevde berê xwe didin gundî. Wek gogê têxin nava xwede li hevre tavêjin. Wel gundî dikên, gundî xwe ser piya nagir e. Erdire direj dibe û dihilin wî halîde bilav dibin.

G: Dema hişê wî tên serî û bi xwe ve diçe, gunehêmin/suçimin çêbî. Eva pê baba wel min kirin. Suçê me, em gundîn e, ew bajarîn e. Tu dişt nayê milêmin. Bila Xeda heqêmin heq bike. Va zalima jî esleh bike. Jibona me ev ne qeder e, lê tutişt nayi milim e. Riya xwe digire û beri xwe dide cîh e xwe, ew dera lê îskan diboya. Xweve diçe û çav pê xistin e dike.

ÇAR

G: Gundî, CB: Ciwanin Bajarî, tine ziman.

CB: Kerê gundî jê mirg/çiran e vekirine û birin e deştê. Dur bê dur kerê surwardibên. Gorî keyf û heyalê xwe wextê xwe derbaz dikin.

G: Dema hatî bajêr, kerê xwe mirg û çimen a girê dabî. Kare xwe qedand û beri xwe da çîmen e, kerê xwe bine da herê gund. Digêhijê mirgê, ne ker û ne werîs. Devdura xwe dinire û vî âli wî âlî diçe, hinek mirova dibîne û ji wa pirsa kerê xwe dike. Ka kerê xwe çewe bibîn e.

HEMWELATİ/WELATİ: Lavo! Kerê te va cuwanên bajir birin e. Here deşta henê dixweyî, kerê te jî lepê wan cuwana de ye. Tenê tu kerê xwe li wêde bibînî.

G: Riya deştê digire û diçe deştê. Dema dighêje cuwan nan, pirsa kerê xwe ji wan dike.

CB: Xalo keremke tu çi digerî?

G: Lavno! Keri xwe digerim.

CB: Keri te çewen e, ka kerema xwere gon/reng ê kerê xwe bêje.

G: Ciwan nan, kerêmin rengê wî reş e.

CB: Xalo tu dibînî ev kerin vê derê û heta deşt jî reş e. Wasfê wî bej e. Nişan a bej e. Da ku em bibîn alîkar ji ter e.

G: Lawno! Ez kerê xwe bibînêm, ez ê nasbikêm. Ka kerema xwere jimin re bêbin alîkar.

CB: Lê çiye (deviye banê golo) hûlûna kewî bigerî. Ya tejî mina wêye. Ka lêbinir e, tu dibînî ev deşt tejî kerin. Dema te keri xwe dit, me jî agahdarî/xeberdar bike.

G: Rast û çep diçe, vîmil û wîmil diçe. Li qet rasta kerê xwe nayê. Insan a alîkariye dixazi. Lê tu kes jêre nabê alîkar.

CB: Xalo me ji tere got, wesfê kera xwe bije. Kîloyê wî çiye, bejna wî çikas e, maarîfetê wî hebin, ew maarîfet çiye, mirov dema lê sivar bibe, çewe dimeş e. Divê tu va hemiya bejî û wele bikarbîn ji tere bibin alîkar. Heynexwe şixlête/işê te zor e. Tu bi xwe dibînî kera zehftir çi heye. Heta çavê difêterîne hemo kerên.

G: Ciwan nan, ev tişte hun jimin pirs dêkîn, bawer bikên ez bixwe jî nizanim. Heynexwe min e ji hewere bigot a. Ka xira xwe jimin re bibên alîkar. Jibo xatirê ciwaniya xwe.

CB: Lavo/xalo! Çewe dixweyê, ker ne kerê teye. Te diziye. An wesfe wî beje, an jî riya xwe bibure here. Em nikarîn ji tere bibin alîkar. Dema mirov ne xweyê tiştek be, a weyte şaş û maşo dibe. Xwe winda dike.

G: Xort nu! Xeda Teal a ewqas insan spehî çêkiriye, çima hun xwe ne spehi ye diqewmînîn. Hâlbuki mirov dema li royi hewe dinêhre, ruyê hewe ji xwe insanîre diken e. Ka jiminre bibin alîkar. Ezê kerê xwe kûderê bibînêm.

CB: Ji hevre dibêjin emê hinek rê nişan bêdîn. Badikin gund î. Ka were, em jî diazîn kerê te bigerîn. Emê ji tere bibîn alîkar.

G: Cuwan nan, înşallah mirin hat e bîra we. Diliwe limin şewîtî. Kerema xwere bibên alîkar.

CB: Li hev dinêrin û zimanê bajarî diaxêvin û li gundî vedigerin. Xalo milê bajir ve rast her e. Hêvîdarim ku tuwê kerê xwe bibînî. Hema rast her e.

G: Teref bajirve rast e rast diçe û rasta kerê xwe tê. Ji keyfa re ciwan a dizivir e û spasiya xwe ji ware dibe je. Gelek keyfxweş dibe.

CB: Xalo ma me ji tere ne got wesfê kerê xwe bije, emê ji tere bibîn alîkar. Tu dibînî em cuwanin bajêr çikas camêrîn amê. Hijî gundî qimeti me nizanin. Gorî xwe xebera ji mere dibijîn. Em zanîn ku tu ne jiwa gundiya yî. Lewre tu çavbelî û ru bikenî. Ev ruyê evkaf xweş, ne mûmkûn e nebaşiye bike.

G: Lawno! Qasî ez hatîm bajêr û ji hirve, çi başe û çi nebaş e, bawerbikên ji hev neqetînim. Ya ez dizanim, insan teref Xeda ve rind û spehî hatiye çêkirin, lê mirov xwe dilewtîn e. Ez va gotina giştî/tevahî/amikî dibejêm. Negêrin serxwe ciwanan. Yanî ne jibona heweye. Vîyahenê baş bizanbin.

CB: Xalo ew qas me qencî lite kir û kerê te nişan nî te da, tu jimere dibê jî neqenç, nebaş. Evahenê me heqnekiriye.

G: Bajarîn a, hun her tişt î gor î xwe fihm dikîn. Dîsa gotinê min heve xelet fihm kirin. Evêl min got ne ji hevere dibêjim. Gotinên min tevahiye.

CB: Ka here, Kurtanê xwe û malzemeyên kurtan ve girêda yî bîne, kerê xwe bibe.

G: Xort nu, bê ker, ezi çewe kurtan û malzemeyin kurtan ve gêrida yî bînêm. Ji minre bibên alîkar.

CB: Ew mesal a teye, ne yame ye. Tu çewe bînî bîn e.

G: Mirov dibejê qey hun qewmê dercê lîn. Belkî hun dercal bi xwene.

CB: Xalo, te çi got, me fihm nekir. Ka jikerema xwere gotina xwe dubare bike. Da em jî fehm bikîn.

G: Min wesfê insanetiya hewe da. Maşallah çewe heyvanê diling hen e, welê insani ji insanetiyê dur jî hen e. Lê şeklê mirovada dixeyên. Bejn û bala hewejî ewqas xweşe, lê dema mirov dikevê lepê hewede ewqas jî perîşan dibe.

CB: Ka tu here kurtan û malzemeyên kurtan ve girêdayî bîne. Em çi rengî û çi alemîde bîn jî pirsgireka me ye. Ewqas serê xwe livê neîşîn e.

G: Kurtan û gelek tişte din yi ji malêre lazim jî min standine, bê ker, ezê çewe bînim. Xort na, law na.

CB: Xalo! Mijulahî ya zide ne lazim e. Dîtêna kerê de me alîkariya te kir. Li ve meseli de tişta em bikîn qet tune ye. Çikas tu lezbi kî, ewqas kari te ye. Tu zanî. Hinek şûphe/gumanê mejî hene. Lewre te wesfi keri xwe neda/nezanî. Ji ber wê sedem e jî, dive em pêvîst bibîn ku, ka kerê teye, an jî nu?

G: Lavno! Ya xwe ji Xeda bibînin. Ev musibetek e hate serimin. Evê jî derbaz bibe. Lê min hun spartine Xedê. Ezi herim çi kul û hali be jî xwesteka hewe bînim cih. Beri xwe dide bajir û diçe bajir.

CB: Dikevin pey gundî, ew jî diçin bajir.

G: Diçe xani û kurtan û eşya yê xwe dide pişta xwe û beri xwe dide deşt ê.

CB: Dikevin pey gundî û ji hevre zimani bajarî diaxêvin. Gundîre jî dibejin tu dibînî em bajarî, çikas aqilîn. Me tujî kirî ker.

G: Ji ciwana dizivir e û ji ware dibe jê, eva hewe kirî ne îşê aqil e, yê heyvanî ye. Yi aqil ezim. Lewre min insanî ya xwe nexist bin lingan de.

CB: Xalo tu acêzbî yî. Kîjan qence û yan neqence ji hev farîka nakî. Ji ber wi sedem e, em qusura te narênîn. Zimani bajarî digel hev diaxêvin, dikenin. Dibe tiqe tiqa wa.

G: Lawno! Ya hun dikîn, ker kur ê kerî tî ye. Lê ez nikarim tu jî bikim. Hey nexwe min zaniya ezê çê bêjim, yan jî çi bikim. Lê neha dem dema hewe ye. Hun jî dema xwe derbaz bikin. Lê ev dinya waha namîne.

CB: Ka viyê henê binêr e. Hevalno jimere xebera dibêje. Amê ka werin wane kî bidîn ê. Da tucarî jî ji ber bajariya de newê. Gundî tine hev, wek gog ê ji hevre tavê jin û keni xwe dikên.

G: Çika bêxê qîrîn û gazî jî tu kes guh nadiye û dengê qirîna wî jî seh nake.

CB: Gundî perişan û zar dikin, peyde ser kelaşi wî diçin. Dihêlin wî halê nebaş de. Xwe didin alîkî.

G: Ka çi qederî dimîne erdê, ne diyar e. Heta hişê wî tên sêrî. Ser û berê xwe didê hev. Xwe meyze dike, ka birîn û şikestin heye, an jî tune ye. Navê Xeday ê dilovan tî ne. Kerê xwe bardike û ber riya gund ve dimeş e. Ji xwere mijul dibe;

Hz. Muhammed (s.a.v.) dibê je; “Qencê insana ewe ku, ewê xwe nas bike û ji insana re bi be menfaet.” Ser vi gotinê mitale dike û dewam dike;

Ax! Insan, hewe insanî aniye çi halî,

Ev dinya ewqas fireh û mezin, hun teng dikin,

Ev Jiyana em tide, demborî/demi ye. Ma hun viyahenê mitale nakîn,

Sibeyî yê çi bibe ne diyar e, hali me yê bibe çi nizanîn,

Ev cihan, cîh e ceribandinêye, ma hun fihm nakîn,

Sibe hisaba wê yê ji me bi pirsîn. Ma hun nizanîn,

Ahê vî destî namîne ji destêdir e, ma ji viya henê bixeberîn,

Ehlê bajir, hewe qet, ema qet ev mitale nekir. Xedayê mezin me hemuwa esleh bike. Min hun bajarî spartin e Xeda. Eyer heqi hewe limin hebê, hewe heqi xwe stand. Eger tunebê, bila yêmin bimîne li ba Xeda yê Dilovan.

Bedrettin SİĞA

bedrettinsiga@gmail.com           

 

 

SİSTEM VE ANADİL

24 Eki 2013 

 

                Anadil, insanın doğumundan itibaren öğrendiği dildir. İnsanın gelişiminden tut hayatının her alanında ve her türlü sosyolojik kimliğinin oluşumunda rol oynar. İnsanın amacına ulaşmasına vesiledir.

                Dil; düşünce, duygu ve güdüleri, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak bildirmeye yarayan anlatım aracıdır. İnsanların birbirleriyle diyalog kurarak anlaşmalarını sağlayan araçtır. İnsanlarla hayvanlar arasındaki farkı ayırt eden en güçlü özelliğe sahip ve insanın düşüncelerini karşı tarafa bildirilmesine yarayan en önemli ihtiyacı sağlayan anlaşma yetisidir. “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.”  Atasözü ile dilin önemini ve gereği hakkında çok şey bildirmektedir.

                Allah (c.c.) Kuran-ı Kerimde “Benim yeryüzündeki halifem insandır, ben insanı ne güzel yarattım.” demesiyle, dünyadaki bütün nimetlerin ve nebatların insanın emrine verdiğini beyan etmektedir. Ayrıca insanlara hitaben; insanlara beş şeyi ben verdim, bunlara zarar vermeyin, riayet ediniz. Emri ile insanın hassasiyetine vurgu yapılmaktadır. Allah tarafından kullara verilen haklar; Din/inanç, dil, akıl, beden ve mal’dır. Söz konusu haklardan anlaşılıyor ki kutsal/değerli olan insandır, devlet değildir.

                Devlet nedir; toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık yâda bir ülkede, bir hükümete ve ortak kanunlara bağlı olarak yaşayan bir milletin veya milletler topluluğunun meydana getirdiği siyasi varlık/örgüttür. Genel ifadeyle belli bir toprak üzerinde müstakil bir teşkilat kurmuş insan topluluğuna devlet denir. Her halükarda, devleti teşkil eden insanların dil vb. kavramlar esas alınarak hareket edilmesi gerektiği söz konusudur. Çünkü devletin dili veya dini değil, devleti vücuda getirenlerin dili ve değerleri esas alınmalıdır.

                Devletin dili ve hakları yerine, devleti oluşturan topluluk ve milletin hakları esas alınmalıdır. Çünkü devletin dili yoktur, milletin dili vardır. Devlet insanların ihtiyaçlarını karşılayan üst örgüttür, yani kural ve kaidelerden oluşan yönetimdir. Haliyle halkın hizmetkârıdır. Halkın ihtiyaç ve muhtaçlık durumuna göre devlet hareket etmeli ve çözümü bulmak zorundadır. Devlet bu işlevini yerine getiremiyorsa, devlet örgütlü güç olmaktan çıkar, devlet adına hareket edenler, devlete riayetsizliği halka zulüm gerekçesine dönüşür. Devlet adına hareket edenler, kişilik ve amaçlarını gizleyerek, devletin bekası ve milletin selameti mantığına bürünerek, devleti amaçları doğrultusunda kullanmaktadırlar. Jiyan sürdüğümüz gezegende bunun örnekleri çoktur. Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere de baktığımızda bunu görebiliyoruz.  Devlet, devlet adına hareket eden sistem koruyucuların emrindedir, halktan uzaktır.

                Halkta huzur ve adalet yoksa sebebi devletin hakları öne süren ve sistem adına devleti koruyan ve kullanan gözaçıkların varlığıdır. Bu gözaçıklar, devletin dili vb. değerlerin olamayacağı bildikleri halde, devletin bekası ileri sürerek, halka zulüm ve haksızlıkta kural ve kaide tanımazlar. Sadece devletin çıkarlarına vurgu yapılarak, kişisel çıkarlarına ulaşmak için devleti peşkeş çekerler, zulüm aracı haline getirirler. Darbe gerekçelerine baktığımızda ve bu günde yaşadığımız gibi.


         Allah (c.c.) anadilin insanlara bir hak olarak verdiğini ve verilen haklara riayet edilmesi gerektiğini biz kullarına bildirildiği halde, gerçekten insanlığın ve inancın gereği olarak mı hareket etmekteyiz? Anadilin devleti böleceğinden yola çıkarak hayır diyebiliriz. Devlet adına halka hizmet için yetkiyi alanlar, hayal ve amaçlarına ulaşmak için, insanlığın ve inancın emrettiği şekilde hizmeti bir kenara bırakarak, maddiyat ve güç uğrunda devletin hak ve hukukunu gerekçe göstererek mesafe almaya çalışıyorlar. Devletin bekçileri olduklarını ve asla devlete zarar verdiremeyecekleri nakaratı tekrara bağlayarak hareket ettikleri malumdur. Anlaşılması gereken şekil ise, herkes devletin hizmetkârıdır, devlette bizim emrimizdedir/hizmetkârımızdır. O zaman kutsal olan biziz ve çıkarlarımızdır. Söz konusu mantığın ne insanlıkta, nede inançta yeri olmadığı bilinmektedir. Çünkü yaratan katında kutsal/değerli olan insandır.

            Yaşadığımız yüzyılda, sistem adına hareket eden güçlerin, anadil başta olmak üzere Allah’ın kullarına bahş ettiği hakların verilmesini siyaset malzemesi yapmaları kadar abes bir şey var mı? İnsan olacaksın ve inançlı görüneceksin, dinin emrettiği kural ve kaideleri görmezden gelip, hakları ben vereceğim veya vermeyeceğim hissi ile hareket ederek, acaba değerlerden bahs ederken ne kadar inandırıcı olabilirsin? Değerlere bağlılığın şüpheli duruma geldiğinin farkında mısın? Firavunda halkına; ben ilahınızım diyordu. Ancak denizde boğulacağı zaman kendisinin kul, Allah’ın (c.c.) ilah olduğunu söylemeye çalıştı. Ama o fırsat verilmedi. Firavunun ilah olmadığını halka göstermek için ibretlik olsun diye cesedi deniz tarafından karaya atıldı ve halen Londra’da bir müzede muhafaza edilmektedir. Eğer yaşamdan tecrübe alarak hayatı sürdürüyorsak, kural ve kaidelere saygılı olmalıyız. Aksi takdirde saygı ve huzuru beklemek abestir. “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” (Hadis)

            Gerek insan ve gerekse inanç sahibi her kul, kendine istemediğini başka insanlara da istememelidir. Yani empati dediğimiz kuralı kültür ve yaşam haline getirmelidir. Hakların verilip verilmemesi hakkını kendimizde görüyorsak, bu davranış sağlıklı olmadığımızı göstermektedir. Çünkü anadil,  insanların varoluşunun göstergesi ve en önemli belirleyicisidir. Var olan varlığı inkâr edeceksin, saygı ve sevgiyi bekleyeceksin? Bu mümkün olabilir mi, yâda mantık böyle bir şeyi kabul eder mi? Zor. Bu tarz yaklaşımlar devletin bekasına da ve halkların bir arada huzur ve adalet içinde yaşamalarına da zarardan başka ne verebilir? Huzur ve adaletin sağlanması yönünde olumlu katkı sağlamadığı herkesçe malumdur.

            İnkâr; devlet/sistem adına hareket eden güçlerin oyuncağı ve sömürüsü olmaktan kurtulmamaktır, gerçek dışı olanlara bağlamaktır. İnkârı her gün yaşadığımız halde farkında mıyız? Huzurun ve adaletin emrettiği kurallar çerçevesinde değerlendirildiğimiz de, farkında olmadığımız ortaya çıkmaktadır. Dünyanın değişik ülkelerinde yüz binlerle ifade edilen sistemin kendine yakın gördüğü insanlar için anadilde eğitim talebinde bulunurken, kader birliği yaptığımız ve sayıları otuz-kırk milyonla ifade edilen halkın anadilini bizzat yasaklıyoruz. İnandırıcılık ve samimiyet bunun neresindedir? Esas olan uygulamaya baktığımızda, insanlığın ve inancın gereği olarak yerine getirmemiz gereken sorumlulukların farkında mı yaşam tarzını sürdürmekteyiz?

Bedrettin SİĞA

Mazlum ile Zalimi Aynı Kefede Tutmak

 

 

YORUM Bedrettin SIĞA

Mazlum; zulme, haksızlığa ve adaletsizliğe uğrayan kişi veya kişilere  denir.

Zalim; Her yönüyle haksızlık ve adaletsizlikle birlikte haddi aşmaktır. Hakka tecavüzdür, vicdansızlıktır.

(Şura Süresi 40.), “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.”

Toplumumuzda zalim ve mazlumları ayırt etmeksizin hep güçten yana, iktidardan yana tavır alınır. Örneğin; 2001 yılında köyümüzde kadastro tespit çalışmaları başladı. Bu  çalışmalar esnasında, bazı kişiler tarafından kadastro tespit elemanlarına verilen maddi menfaat ve bilirkişilerinde zaafından faydalanarak, dedemizden miras kalan tarlamızı kendilerine tapuladılar. İktidar partisi ile geliştirdikleri diyalog çerçevesinde, üç sefer mahkemede açtığımız dava, çeşitli bahaneler ile kapatıldı. Ancak dördüncü mahkeme açılışında nihai karar alındı. Mazlum olduğumuz halde, nerede ise zalim duruma gelecektik. Gerçeğin böyle olmadığı, insanlığın ve dinin de kesinlikle haksızlığa karşı, haklıyı savunmamızı emretmektedir. Hz. Muhammed (s.a.v.) “zulümden sakınınız. Zira zulüm, kıyamet günü sahibini saran karanlıklar olacaktır” diye buyrulmaktadır.

 

Haksızlık; karanlıktır, hukuksuzluktur ve vicdani rahatsızlıktır. Karanlığı aydınlığa çevirmek ise, mazlumun hakkına sahip çıkmak ve mazlumlarla birlikte hareket etmektir. Yaşadığımız kültür ise, insanlığa ters gelen ve güçten yana tavır alan bir ironidir. Tüm kurum ve kuruluşlara baktığımızda (siyaset kurumu dahil), haklı veya haksızlığı sorgulama ve araştırma yerine, esas olan güçtür, devlettir. Haliyle devlet adına hareket eden kurumlar, eğer mazlumun mağduriyetine neden olmuşsa ve ona sahip çıkmıyorsa, yanlış bir uygulama içindedir. Çünkü devlet, tüm kurumları ile halkın hizmetinde olmalıdır. Bizim kültürümüzde ise tersi bir uygulama öne çıkmaktadır. Güce yakın kesimle hareket eden şahıs/şahısların her türlü hakları olduğu gibi, bu hakların korunması da esastır. Aksi durumda olan şahıs/şahısların durumu ise, anadil dahil her türlü hakları inkar edildiği gibi, kutsal görünen devlet yada iktidara karşı geldiğinde, cezai işlem gerektiren fiil ve eylemlere de maruz kalmaktadırlar. Şunu unutuyoruz, Hadis; “Mazlumun duasından (bedduasından) sakınınız. Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.” Buda bizlere mazlumun ahından dolayı, huzuru ve refahı görmediğimiz gibi, hakka da gözlerimiz kapalıdır.

 

Mazlum ve zalimi ayırt etmesi gerekirken, güçlü ve maddi menfaati elinde tutan zalimle birlikte, hareket edildiği gibi, maalesef gerçeklere de gözler kapanıyor. Her kesimin hakkına ve hukukuna tecavüzde sınır tanınmadığı gibi hakaret ve hıyanet ithamı ile birlikte insafsız ve vicdansızca davranmaktan da çekinilmemektedir. Hâlbuki hakkımız, mazlumların yanında yer almaktır. Lanet zalimlerin üzerinedir. 

Allah, bizleri zalimlerin şerinden ve mazlumların bedduasından korusun.

SENDİKA

18 Eki 2013 10:13

 

 Sendika; çalışanların ortak hak ve çıkarlarını korumak, sorunlarını çözmek için kurulmuş, ekonomik öğeler taşıyan devlet, siyasi parti ve iktidar örgütlenmelerinden bağımsız, toplumun sorunlarına duyarlı ve toplumlu hareket eden örgütlerdir.
Devlet, tüzel ve özel kişiler yanında çalışanların hakkını koruması gereken sendikalar, günümüzde sorumluluk itibari ile yüklenen misyon göz önünde bulundurarak mı hareket etmektedirler? Söylem itibari ile bütün çalışanların hakkını kuruyan örgütlülük mü? Yoksa bazıları sendikayı; amaç olarak hedeflerine koydukları menfaatlere varmak için basamak olarak mı kullanmaktadırlar? Sendikayı amaçları doğrultusunda kullananlar, sendika farklılığını bahane ederek çalışanlar arasında, çalışma huzurunu bozmaya yönelik sinsice hareket ettikleri hepimizce aşınadır. Egemenlerle hareket eden çalışanların kurdukları örgütlenmeler acaba çalışanların hakkına ne kadar riayet ederler? Dünyada bunun örneği var mı? Bu konuda bilgi ve belgesi olanlar, bizlerle de paylaşırlarsa memnun olurum.
“Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.” atasözünden yola çıkarak sendikaları incelediğimizde/irdelediğimizde kuruluş amaçları neydi, bu gün ne yapıyorlar? Objektif bir şekilde değerlendirildiğimizde, çalışanlar arasında huzursuzluğa ve hak gaspı dışında ne işe yarıyorlar diye bir soru zihnimize takılmaktadır. Şöyle ki 2013 toplu sözleşme yılında hükümetle masaya oturan sendikalar, hükümetin ilk teklifi 2014 yılı için 3+3 olmasına rağmen, tüm çalışanların bu rakamları yukarıya çıkarılması hususunda pazarlık beklerken, sebebi çalışanlarca anlaşılmayan ve kamuoyuna da açıklanmayan nedenler bilinmezken, yetkili sendika hükümetle masaya oturarak daha düşük, taban aylığı üzerinden brüt 175,00 TL ve net 123,00 TL’den yetkililerle anlaştığını duyuruldu. Bütün çalışanlar mağdur edildi. Bundan hareketle sendikaların kuruluş amacı ile gelinen nokta arasındaki bağ nedir? Sendikalar kuruluş amaçları ile ne kadar tutarlıdırlar? Sendika adına hükümetle masaya oturan yetkililerin bilipte, bizlerin bilmediği meseleler mi var? Yetkiyi çalışanlardan alan sorumlular, acaba temsil ettikleri çalışanların hakkını korumaları gerekmez mi? Muamma sorular cevapsız kalmaktadır.
Çalışanların özlük hakkı başta olmak üzere bütün haklarını korunması gereken sendikalar, bu gün kuruluş işlevlerinin tam tersi istikametinde hareket etmektedirler. Şöyle ki; yasalarda belirtilen kurum içi yükselme, unvan değişikliği vb. hakların yerine getirilmesi kurallarına riayetin sağlanması hususunda çaba sarf etmeleri gereken sendikalar, üye kazanmak ve üye sayılarını artırmak için değerleri çiğneyerek, açıkgözlülükle hareket etmektedirler. Bazıları sendikaları kendi emelleri doğrultusunda kullanarak tıpkı siyasi partiler gibi vaatlerde bulunarak hakkı çiğnemeye sebep olmaktadırlar. Eskide torpil vardı, şimdi ise referans dediğimiz yöntemle hak ve hukuk çiğnenmektedir, yok edilmektedir. Esas olan referanstır, diğer kriterler boştur. Kurum çalışanların her türlü hak ve hukukunu çiğnenerek, kurum dışı referans sahiplerine, kurumun kadroları peşkeş çekilerek saygı görmesi bekliyorlar? Acaba hak ve hukuka riayet etmeyen sorumluluk sahibi yetkililerin saygı görmesi mümkün mü?

       Çalışanlar, olumlu ve olumsuz bütün yapılanların farkında olmasına rağmen ya susuyorlar yâda fırsatı kolluyorlar. Hak mağduriyeti önleme konusunda sorumluluklarını yerine getiremiyorlar. Şu örnek bizleri aydınlatmaktadır; Halk deyimi ile “Padişahın Eşeği ölmüş el âlem taziyeye gitmiş, padişahın kendisi ölmüş kimse taziyeye gitmemiş.” Sözü gözümüzle her gün görmemize rağmen bundan ne kadar ders çıkarmaktayız? Hz. Ali (r.a.): “Haksızlık karşısından hakkından vaaz geçen, hakkıyla birlikte şerefini de kayb eder.” Sözü sorumluluklarımıza rehber etmeliyiz. 

       İnsan olarak bu dünyaya geliş amacımız ile dünyadaki yaşam dediğimiz hayat boyunca bizlerden istenenler arasında bocalamaktayız. Dünyada ebedi kalacağımızı sanarak, eğer dünyadaki güç ve maddiyata sahip olursak en büyük benim mantığı ile hareket etmekteyiz. Bu dünyanın ve öldükten sonra gideceğimiz adres ahret dediğimiz alemın sahibi Allah’tır. Bizler sadece vekiliz ve yaptıklarımızın hesabını asıl sahibine vermekle mükellefiz. Kendimizi kayb ederek sahibi gibi davranmaktayız. Buda ne kadar cahil olduğumuzu göstermektedir. Hele yüklenen sorumluluğun gereğini yerine getiremeyen yöneticiler, sendikacılar vb. kişilere ne denir? Bu dünyada yapılanlar bu dünya ile sınırlı olmadığını ne zaman kavrayacağız? Çünkü mantık şunu kabullenmiyor; kim ne yaparsa yapsın yanına kardır. “Zerre ağırlığınca iyilik yapan onu bulur. Zerre ağırlığınca kötülük yapan onu bulur.” (99/7,8) Ayet-ı Kerimede, bu dünyada yapılanların karşılıksız kalamayacağı ve mutlaka hesabı sorulacağı konusunda yaratan tarafından uyarılmaktayız. Acaba farkında mıyız?

                Çalışanların hak ve hukukunu korumak adına kurulan sendikalar, bu gün çalışanların haklarının çiğnenmesine ve çalışanlar arasında huzursuzluğa sebep olmaktadırlar. Yani sendikalar misyonlarından uzaklaşarak çıkar ve menfaat kuruluşları haline gelmiş bulunuyorlar. Hatta çalışanlar arasında A sendikasındansın veya B sendikasındansın diye gereksiz tartışmalar hâsıl oluyor. Buda sendikaların çalışanlar arasını bozmaya yönelik yeni senaryoların vücut bulmasına sebebiyet vermektedir.  Sendikalar mevcut işlevleriyle ne kadar varlıklarını sürdürebilirler? Araştırılması gereken konudur.

                Eskide Ağalar vardı.  Günümüzde ağaların yerini sendikalar tutmaktadır. Yasalara riayet, hak ve hukuku gözetmek ve korumak gibi konumdan uzak, sendikamdan ve sendikamdan olmayan mantığı içerisinde hareket edildiği herkesçe malumdur. Buda geleceğin ne kadar kuralsız ve karanlık olduğuna sebep olmaktadır. Yani geçmişle gelecek arasında bağ kuramadığımız gibi, bu günün mazlumu tereddütsüz yarının Firavununa dönüşüyor. Kendisine yararı olmayan Firavunun, kimlere yararı olabilir?

Haksız bir şekilde yetkili olan şahıslarda hiçbir zaman hareket etmesi gereken şekilde hareket edemeyeceği bilinmelidir. Lewre onu yetkili konuma getirenler söz sahibidir. Kendisi yoktur, o görevi hibe edenler vardır. Görünüm itibari ile yetkili koltukta oturuyor ve bilmeyenlerin gözünde yetkilidir.

                Başta çalışanlar olmak üzere, herkesin hak ve hukukunu koruyan ve toplumla hareket eden, toplumdan soyutlanmayan sendikalara ihtiyaç vardır. Dünya konjonktürde de baktığımızda işlevini kaybeden kurumların fazla yaşamayacağı görülmektedir. Hak ve hukuka riayet eden ve çözüm üreten sendikalara ihtiyaç vardır.

 Ji zana bipirse, ji nezana bitirse.

KÜRTLER VE SİYASET

07 May 2014 22:09

Kürtler 1989 yılında Fransa’nın Paris şehrinde yapılan Kürtlerle ilgili konferansa katılan Kürt kökenli Milletvekillerinin SHP’den(Sosyal Demokrat Halkçı Parti) ihracı ile birlikte aktif olarak Kürtler, kendi adına siyaset yapmak için HEP (Halkın Emek Partisi) partisini kurdular. Ve o zamandan bu yana sürdürdükleri siyaset gereğince çeşitli partileri kurup ve sistem, korkularından dolayı kapattığı partiye karşı, Kürtler yeni bir parti kurdular. Bu nedenle Kürtler, sürekli arayış ve deneme-yanılma yönteminden bir türlü kurtulamadılar.

Kürt halkı, değişik nedenlerle kapatılan her partinin yerine açılan yeni partiye bir umutla sarılıp, huzur ve adaletli günlerin tıpkı dünyadaki diğer halklar gibi onların da hakkı olduğunu ve gelecek bizim hayali, umutlarını taze ve canlı tutar. Fakat Kürtler adına siyaset yapanlar ise, aşağıda tespit ettiğim sorunlara bir türlü çözüm üretme başarısını gösteremediler.

1-Kürt halkının kendi yolunu çizerek, nasıl bir politika yürütüleceğine.

2-Türklerle birlikte siyasi amaca ulaşmak için, siyaseten gereken desteğin verilmesi(Türk solu güdümünden kurtulamadılar).

3-Halkların (Kürtler ve Türkler) birlikte yaşama umudunu hep diri tutmalarına rağmen, bir türlü meyvesinin toplanmaması/verilmemesi, karamsarlığa sebebiyet vermektedir.

4-Geliştirilen projelerde halklara hitap esas alınarak, sistemden zarar görenlerin bir araya gelebilecekleri yönünde bir siyasi bakış açısını geliştirememeleri.

5-Kürtlere yönelik siyasi projelerin eksikliği ve karar mercilerinin netleşmemesi. Kürtlerin inançlı ve laik kesimi ile birlikte siyaset yapmaları konusunda plan ve projelerinin geliştirilememesi.

6-Arenaya çıkan bütün Kürt partiler, laikliği esas alarak halka yaklaşmaktadırlar. Bu da daha çok Türkiye’deki sola yakınlık gösterilmektedirler. Bu durum, politika yapanların, Kürt halkının değerlerine yabani kalmalarına sebebiyet vermektedir.

7-Kürtlerin Türk solu ile ilkeler doğrultusunda ve sistemden zarar gören kesimlerin (Kürtler, Dindarlar, Aleviler, Gayrimüslimler, Türkler vb.) değerleri de göz önünde bulundurarak yeni yöntem ve siyasi duruş sergilemeleri elzemdir.

8-Kürtlerin en önemli çıkmazı olan Türklerle birlikte eşit koşullarda yaşaması, yoksa Kürtler olarak yola revan mı konusunda karar verememeleri. HDP (Halkların Demokratik Partisi) projesine bakıldığında, Kürtlerin Türklerle yaşam yollarının arayışının devam ettiğini göstermektedir. Acaba Türkler bu konuda ne düşünüyorlar?

9-Kürtler, parti değişikliğinden kaynaklı özellikle seçimlerde kime nasıl oy vereceklerini netleştiremiyorlar. 30 Mart 2014 yılında yapılan yerel genel seçimlerde bölgemizde BTP ve BBP partilerine gereğinden fazla oy çıkmasının nedenleri araştırılmalıdır. Çünkü bu tür nedenler, Kürt siyasal hareketine de olumsuzluklar yüklemektedir.

10-Politikacıların deyimi ile “Kürtlerle Türkler Kardeştir.” Ne hikmetse; zulüm gören, haksızlığa uğrayan, varlıkları görmezden gelinen hep küçük kardeş Kürtlerdir. “Bu ne perhiz, bu ne Lahana.”

11-Sistem adına hareket edenler, Kürtler ve Türkler et ile tırnak gibiler, ayrılmazlar. Etin içinde kalan tırnak, sistemin bir dediğini iki yapmayan Kürtlerdir. Hak ve hukuktan bahs edenler ise, etten uzanan tırnak olup, bizzat kişi dahi onu tıraş etmektedir. Yani cinliklerden oluşan yeni değimdir.

Sonuç; 1071 Malazgirt savaşından bu yana Kürt halkı ile Türk halkı birlikte yaşamaya başladılar. Türk halkı, dini, sosyal, insani ve her türlü gerekçelere sığınarak, bu güne kadar Kürtleri kandırmayı başardılar. “Alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete.” Ve bunu devam ettiriyorlar. İçinde yaşadığımız Yüzyıl, Kürtlerin asrı olabilir. Ancak, Kürtler, birlikteliği güçlendirerek, kararlarını kendileri alıp uygulayarak ve masa başı oynanan “Alicengiz” oyunlarına karşı tedbir alarak, ilkeli ve iradeli bir duruş sergilerseler, Türklerle eşit haklara sahip yeni bir birliktelik oluşturabilirler. Aksi durumda ise bu günkü statü ve arayışlar devam eder.

Bedrettin SİĞA

 

 

EŞREF-I MAHLUK, İNSAN

 

YORUM Bedrettin SIĞA

Cumartesi, 26 Mart 2011 00:34


 

İnsanoğlunun, dünyaya gelişi ile birlikte, bir takım sorumluluklar yüklenmiştir. Bunlar insan olmanın gereği olarak beraberinde getirdikleri sorumluluklardır. Eğer insan bu sorumlulukların farkında bir hayat yaşarsa eşref-ı mahluktur/yani şerefli insandır. Eğer sorumluluklarından ödün vererek, sadece dünyadaki saltanatı düşünerek hareket ederse, etrafına ve tarihe bakarak nasıl bir halde olduğunu fark etmezse de, tarif etmeye gerek yoktur.

Çünkü Akrep misali kendi kendini sokmuş olur. “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah, işitendir, görendir.” (4/58 ayet)

 

 

İnsanların en makbulü, kendini bilen ve insanlara faydalı olandır. Hadis; “Yumuşaklılık nede olursa onu süsler, sertlikte nede olursa onu çirkinleştirir.” İnsan olarak karşımızdakini de kendimiz gibi düşünürsek, insani ilişkilerimizde ve yaşam hayatımızda güzellikler ortaya çıkar. Hem insani, hem de dini açıdan da irdelediğimizde, dünyaya gelip güç etmiş insanların en faziletlisi, kendini bilip ve insanlara faydalı olanlardır. Aynı zamanda örnek kişilikleri ile tarihe yön verip medeniyet kuran şahıs/şahıslar, sorumlulukların farkında olan ve kendini bilenlerdir. Hadis; “İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır.”

 

İnsan; başı boş yaratılmamıştır. Dünyaya gelişi de tesadüf değildir. İnsanın yaratılışı ile birlikte emrine, yeryüzündeki bütün nebatlar verildiği gibi, kendisini sorgulayabilmelidir. Neyin sorumluluğu, nasıl hareket edileceği ve insan olmanın gereği olarak davranmalıdır. Yaşamın sorumluluğunu almayan kişiler, başarısızlıkları ya da karşılaştıkları olumsuz durumlar için, başkalarını suçlar. Halbuki suçlamak ve sorumluluk almak bir birine zıttır. Olumsuzlukların sebebini önce kendimizde aramalıyız. Kendi kendimizi sorgulamalıyız. Haddi aşmalar ve olumsuzluklar karşısında verilen mücadele ile eşref-ı mahluk, insan olunur. Hadis; “İnsanlar arasında Allah’ın en çok sevmediği kimse, barışa yanaşmayan inatçı hasımdır.”

 

Bedrettin SİĞA

 

 DÜŞÜNÜYORUM, O HALDE İNSANIM

Yeni yılın, herkese sağlık, mutluluk ve barış getirmesi dileğiyle kutlar, huzura vesile olmasını temeni ederim.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” (Ata sözü); günümüz koşullarında yanlış bir atasözüdür. Çünkü, insanlar beraber yaşamaya muhtaç olmaları nedeniyle, bir olumsuzlukla karşı karşıya kaldığımızda, düşünmenin ve insanlığın vermiş olduğu sorumluluk gereği, onu bertaraf etmek zorundadır. Aksi takdirde, kötülük/haksızlık dolaşıp tekrar bize döner. “Kim haksız yere bir cana kıyarsa bütün insanlığı öldürmüş gibi olur.” (Maide 32)

Fransız filozof Descartes “Düşünüyorum, o halde  varım” demiş ve bu söz felsefe tarihinde bir devrim sayılmıştır. O halde bizlerde bunu şu şekilde tarif edebiliriz; düşünüyorum, o halde insanım. Zira insan olmanın gereği budur. Aksi ise düşündürücüdür.

 

İslam da, insanların doğuştan getirdiği, devr edilemez ve yadsınamaz bir takım haklara sahip olduğunu kabul ederek, bunların engellemesine şiddetle karşı çıkar. Kutsal olan insandır. Aynı haklar, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları bildirgesinde de vurgulamaktadır.   Devletler ise, insanların bir arada yaşamasını sağlayan en üst örgüt biçimidir. Ve insanların ihtiyaçlarını karşılamak için, insanların emrinde olması gereken yönetim biçimidir. Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyrulur; “Devlet başkanından evdeki hizmetçiye kadar her seviyedeki yönetici, idare ettiklerinden mesul dur.”(Buhari, Cuma 11)

Kız-erkek ayrımı asla söz konusu olmamalıdır. Önemli olan, insanın/kişilerin kendi sorumlulukları, hakları ve yaratılış gayesini bilerek/düşünerek hareket etmeli ve bunu yaşam biçimi haline getirmesidir. Asıl olan insandır. Çünkü İslam da ve  dünyada da en değerli konumda olan insandır ve bütün nebatlar insanın emrine verilmiş, huzurlu bir hayat yaşaması için dokunulmaz haklar verilmiştir. Bu haklar, insan haklarıdır. İnsanlara karşı sorumluluğu da, haklarına saygı göstererek yerine getirmelidir. Her insan, din ve vicdan hürriyeti olmak üzere yaşama, helal yolla mal-mülk edinme, diğer insanlarla beraber adaletle muamele görme ve barınma gibi haklara sahiptir. Hz. Muhammed (s.a.v.) “Zulümden kaçınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde bir karanlıktır.” Buyurarak, dinimizin zulmü ve haksızlığı yasakladığını bildirmiştir. Diğer bir hadiste ise;“Şüphesiz Allah, dünyada insanlara eziyet edenlere azap edecektir.” Veda hutbesinde ise; Ey insanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir. Her türlü tecavüzden korunmuştur” diye bildirmektedir.

 

Kur’an-ı Kerim de, insanlara haksızlık yapmamayı, paylaşmayı, dostluğu, kardeşliği, sevgiyi, barışı ve iyilik yapmayı öğütler. İnsan hayatına şeref ve haysiyetine yönelik saldırıları, kan davalarını, iffet ve namusa yönelik suçları, sahibinin izni dışında bir malı kullanmayı, insanların mallarına zarar vermeyi ve gasp etmeyi dinen günah, hukukende insan haklarına yönelik suç saymıştır. Günümüzde Müslüman görünen ve İslam hukuku üzere hareket ettiklerini beyan eden çoğu ülkeler, insanları ölüm, recim vb. cezalara  çarpıtarak, infazı gerçekleştiriyorlar. Ancak, hem dini açıdan bakıldığında, hem de insani açıdan irdelendiği zaman, söz konusu devletleri idare eden kadroların asıl amacı, çıkarlarını kurumak ve bu çıkarlar uğruna her şeyi (din/vicdan/adalet) feda etmek mubah olduğu aşinadır. Kur’an-ı kerimde (Maide 8) şöyle denilmektedir “Ey iman edenler, Allah için titizlikle hakkı ayakta tutun, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun” diye, eylemden önce bizleri düşünmeye davet etmektedir.

Tüm hareket ve davranışlarımızı kontrol altında tutmak suretiyle, düşünerek ve kıyaslama yaparak yaşamımızı idame etmeliyiz. Temel kuralımız, kişileri/sistemleri/devletleri eleştirdiğimiz durumlardan titizlikle kaçınmalıdır. İnsan ve insanlığın gereği olan  hak, hukuk ve adaletin tecili şiarı doğrultusunda yaşamalıyız/düşünmeliyiz.

Bedrettin SİĞA

İNSANIN DÜNYAYA GELİŞ AMACI

 

YORUM Bedrettin SIĞA

Pazartesi, 25 Ekim 2010 17:39

İlk insan ve ilk peygamber Hz.Adem (s.a.v.) den beri; her insan isteyerek veya istemeyerek, bilinçli yada bilinçsiz kendine şu soruları sordu;

Ben neyim, niçin varım?

Beni kim yarattı?

Bu dünyada benden ne isteniyor, ne hesap sorulacak?

Nereden geliyorum, nereye gideceğim?

Öldükten sonra her şey bitecek, yok mu olacağım?

 

Bir insanın bu sorulara vereceği cevap, onun dünyaya gelişini ve hayat anlayışını belirler. “Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve bir oyundan ibarettir. Ahiret yurdu ise ölmez gerçek. Hayat işte budur. Eğer bilselerdi.” (Ankebut 64)

Bir insan başıboş yaratılmamıştır. Dünyaya gelişi bir tesadüf değildir. Ölümünden sonra başka hayat da, dünyada yaşadığı hayatın her anının hesabını verecektir. “Biz yeryüzünde olan şeyleri yer halkına (insana) bir süs yaptık ki insanların hangisi daha güzel bir amelde bulunacağını imtihan edelim.” (Kehf 7)

Örnek 1: Hz.Ömer (r.a.); İslamiyet’i kabul ettikten sonra  kişiliği hep örnek alınmıştır. Halife seçildikten sonra,  uygulamalı adaleti ve üstün ahlak anlayışına göre, günümüze kadar bizlere örnek olarak gelmiştir. Her ismi anıldığında ise Allah (c.c.) ondan razı olsun diye söylenir. Örnek 2: Dünya ya hüküm eden Nemrut, Firavun vb. insanlar; bu dünyada yaptıklarının hesabını vermeden öldüler. Ancak bunlardan hesap sorulmayacak gibi bir düşünceyi mantık kabul etmemektedir. Daha bu dünyada her isimleri zikr edildiğinde Allah (c.c.) belalarını versin bedduasına nail oldukları gibi, gerçek hesap günü olan ahiret yurdunda da, bu dünyada yaptıklarının hesabını aleni bir şekilde verecekleri aşinadır. “Biliniz ki (Allah’a itaat ve ahiret kazancına sarf edilmeyen) dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir süs aranızda bir öğünme, mal ve evlada çoğalıştır. (Nihayet hepsi yok olur gider) Bu bir yağmurun haline benzer ki. Onun bitirdiği nebat çiftçilerin hoşuna gider. Sonra (yeşil rengini) değişir.  Birde onu görürsün sararmıştır. Sonra da çör çöp olmuştur. (işte dünya da böyledir, kuruyup yok olan bir nebat gibi bekaası yoktur.) işte hayatı bu şekilde olan kimse için, ahiret de şiddetli bir azab, müminler için ise Allah’tan bir mağfiret ve bir rıza vardır.”(El Hadid 20)

İnsanlara iki ikametgah verilmiştir. Dünya ikametgahı; içinde yaşadığımız gezegen olan dünya hayatıdır. “Dünya Sevgisi her yanlışlığın temeli ve başıdır.” (Hz.Muhammed(s.a.v.)) Burada yaptıklarımızın hesabını, bir kısmı dünyada, geriye kalanın ise ikinci ikametgah olan Ahiret’e verecek. Ahiret; Dünyada yaşadığı her anının hesabının verildiği, ölüm sonrası her şeydir. Sadece zevkle yaşamak, rahat içinde hayat sürüp gitmek değildir. Hayatın hizmetleri yalnız mideye ve üremeye ait değildir. İnsana verilen bunca nimet ve akıl, sadece fani hayatın ve nefsin arzularını tatmini için değildir. En başta gelen gaye, insanlar, nimetlerin kıymetlerini takdir edip, nimetleri veren Allah’a şükür ve ibadet  vazifesini yerine getirmektir. “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”(Zariyat 56) ayati ile insanın asıl yaratılış gayesini belirtilmektedir. İnsan ve cinlerin bu farklı konumu, onlara verilen iradeden kaynaklanır. Onlar bu irade ile, imanı veya küfrü, iyiyi veya kötüyü, güzeli veya çirkini, itaati veya isyanı vb. durumları seçebilirler. “Biz ona (insana) yolu gösterdik. İster şükreder, isterse nankörlük yapar.” (İnsan 3)

“Göğü, yeri ve bu ikisi arasında olanları boşuna yaratmadık.” (Sad 27) Evrendeki bütün varlıklar kendilerine ait dillerle yüce yaratıcıyı hamd ve sena ederler. Zira kulluğun asıl vazifesi kendini tanımaktır. Buda Allah’a karşı kulluk görevlerinin yerine getirmesi ile başlar. Bir zincirin halkaları gibi, İslam dininde farz olan esaslar, Allah’a karşı kulluğun temeli ve insanın dünyaya geliş gayesinin amacıdır.. Buda bizlere bu dünyada yaptıklarımızın mutlaka hesabının sorulacağını ve insanın başı boş yaratılmadığının hatırlatılmasıdır.

Çünkü insanların bir kısmı ezeli ve ebedi her şeye muktedir olan Allah’a inandı. Onun emirlerine teslim oldu. Bir kısmı ise Allah’a inanmadı. Maddeyi, hayatı vb. şeyleri kendine ilah edindi. İnsan doğmadan önce, dünyaya geldiğinde Allah’ın emirlerine itaat edeceğine dair söz verdi. Bu sözünü tutar veya tutmaz, zira insan akıl ve irade sahibidir. Arzın halifesi olan insanın büyük ve küçük her ameli görevli melekler tarafından kaydedilmektedir. “Üzerinizde koruyucu, kiramen katibin (değerli yazıcı) melekler var. Bunlar, siz ne yaparsanız hepsini bilirler.” (İnfitar 10-12) Biz kullara düşen görev ise, her yapmak istediğimiz iş veya amelin, mutlaka hesabının sorulacağı bilinci ile, bin düşünüp, bir söylemek/yapmak ve her an hesaba hazır olmaktır. Dünya hayatının fani olduğu, sadece imtihandan ibaret, Ahiret yurdun da yer edinmenin mülkü (tarlası) ve sınav yeridir. Ne mutlu ona ki, bu sınavı başarı ile geçene ve ebedi ikametgahta rahat edene.

 

Allah bizleri kendine kulluk edenler eylesin. Bizlere Rahmet ve Merhamet etsin.

Rabbim bağışla ve merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.

(Hz.Muhammed (s.a.v.)’in duası Müminun 118)

 

20.10.2010

Bedrettin SİĞA

 DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ/ÖZGÜR DÜŞÜNCE


29 Oca 2015 12:20

Bedrettin SİĞA

Düşünce, insanın kendini hiçbir baskı altında his etmeden/kalmadan azad ifade şeklidir, iç yansıtmadır. Yani empatidir, ahlaktır. Saygının ve değerin ta kendisidir. Toplumun sürekliliği ve huzurun tesisidir.
Özgürlük, insanın düşündüklerini dışarıya yansıtmasıdır, aynasıdır, varoluşudur, empatidir. Empati, kendine istemediğini başkasına da istememektir, ahlaktır. Ahlak ise, kendi kendini sığaya çekmektir, toplumsallaşmadır. Aksi ise bozgunculuktur, provokasyondur. Herkesin zarar görmesidir. Bu günkü yaşadığımız huzursuzluktur, düşmanlı yaşam tarzıdır.
Özgür düşünce, empatidir, ahlaktır, toplumun öz değerleridir. Özgürlüğü, toplumun genel menfaati ve huzuru doğrultusunda geliştirdiğin müddetçe insanlığın lehine ve lehte olan düşünce beraberinde ileriye dönük toplumsal gelişmeyi, adaleti ve huzuru getirir. İşin merkezine insan ve akıl koyduğun zaman, bu durum toplumsal gelişmeye ivme kazandırır, ileriye dönük plan yapılır. Yani rasyonel gelişmeler ile birlikte, dünü bildiğin gibi, ileriyi de düşünebilirsin/görebilirsin.
Toplumsal gelişmelerin önüne set çekmek maksadıyla, sadece düşünce özgürlüğü mantığına sığınarak değerlere saldırmak ise, insanlıktan nasibini almamış, marifet diye böyle hareket edenler, sadece insan görünümlüdürler. Düşünür göründükleri halde, düşünceden uzak, yaşamı bilmeyen, ahlaktan yoksun düşünce olur. Maalesef! bu durum beraberinde felaketi getirdiğini görüyoruz, yaşıyoruz. Tıpkı İslam âleminin bu gün içinde bulunduğu olumsuzluklar gibi. Olumsuzluklardan özgürlüğün çıkmadığı herkesçe bilinmektedir. Tamamen kavramlara sığınma ve mantığa bürünmedir. Söylem itibari ile de düşüncedir. Fransa’da yaşanan budur. IŞİD veya benzeri örgütlerde bu olumsuzlukların sonucudur. Yani İslam dini ile alakaları olmadığı gibi, din dâhil toplumun değerleri ile maddi menfaatlere ulaşmak için, değerler üzerinden ticaret yapıyorlar. Dinin ve toplumun geldiği merhale hiç umurlarında değildir. Çünkü bu tür kişi veya kurumların maneviyatla alakaları yoktur.
Felsefenin temelini oluşturan “ben kimim” şiarı doğrultusunda geliştirilen özgür düşünce, karanlıkta yolu aydınlatan ışıktır. Bu düşünce hiç kimseyi rahatsız etmediği gibi, birilerinin değerlerinden ziyade, herkesin değerlerine aynı ölçüde yaklaşım gösterilir. Bu durum beraberinde toplumsal barışı getirdiği gibi, mozaik kültürün oluşmasına vesile olur. Kavimlerden oluşan insan toplulukları ve dillerin çeşitliliğini zenginlik olarak kabul etmeliyiz/görmeliyiz. Dinler arası çatışma değil, dinleri huzurun teminatı ve manevi temizlik olarak görmeliyiz. Bu tür toplumların refah düzeyi, diğer toplumlara göre daha gelişmiş ve huzurludurlar. Çünkü milli kaynakları teröre yatırım yerine, halkına kaynak yaratmak için kullanırlar. Bu tür devletlerin/toplumların günlük yaşamına doğruluk ve ahlak yön vermektedir/hâkimdir. Hz. Muhammed (s.a.v.) “Yalan, kavmimin sıfatı değildir.” Diye buyrulur. Acaba dünyaya rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.v.)’in kavmi olarak, yoluna ne kadar bağlıyız? Sözle Müslüman olduğumuzu beyan ederken, uygulamada bunun neresindeyiz? Her Müslüman’ın bunu kendine sorması lazım ve vereceği cevap doğrultusunda kendi kendini sorgulaması kaçınılmazdır. Aksi takdirde bu kısır döngü devam eder. Ve birileri değerlerimiz üzerinden bizleri aşağılayarak, ticaretini sürdürür. İslamiyet’i benimsemiş Müslümanlar olarak bu kirli ticarete dur demeliyiz. EDÎ BESE!
Kuran-ı Kerimde iki tip insana lanet vardır. Yalancılara, zalimlere. Bunlardan bir veya her iki sıfatı taşıyanların insanlara faydalı düşünce üretmesi düşündürücüdür. Çünkü insan şeklinde görünmekle, insan olmadığı alenidir/herkesçe bilinmektedir. Bütün dinlerin amacı toplumun huzur ve adalet içinde yaşam sürmesine yönelik olduğunun bilinci ile hareket ettiğimizde, dinlere ve liderlere saygısızlığı değil, tam tersi kimetli olarak kabul etmeliyiz, saygı göstermeliyiz. Liderlerin yaptıkları ise, ceza veya mükâfat olarak kendilerinindir.
Bedrettin SİĞA

 AHLAKLI OLMAK

22 Ara 2014 21:09

Bu haber 88 kez kez okundu

siirttenote.com

İnsan; düşünen varlık olmasıyla diğer canlılardan farklıdır. Haliyle sorumluluk sahibi ve her yönüyle şeffaf hareket etmek zorundadır. Yani düşünen varlıklara karşı, insani vazifelerin bilincinde ve doğanın dengesinin korunmasında sorumlu davranmalıdır. “İnsan düşünen bir varlıktır.” Söylemin gereğini yerine getirmelidir. Hadis: “ komşusu aç yatarken, tok yatan bizden değildir.” Bu da insanın başıboş yaratılmadığını göstermektedir. İnsanın fezaya karşı sorumluluklarını hatırlatmaktadır.

 

Tarih boyunca “Altın Kural” Kendine istemediğini başkasına da isteme, kendine istediğini başkasına da iste. Yani özgürlüklerden tut ta yaşamanın her evresinde olduğu gibi empati kurmaktır. Hz. Muhammed (s.a.v.) “İnsanlara merhamet etmeyene, Allah’ta merhamet etmez.” “En efdal insan kimdir? Diye sormuştu. Kalbi mahmüm (pak), dili doğru sözlü olan herkes” buyurdular. Tobit; “bizzat nefret ettiğin şeyi kimseye yapma.” İsokrates; “başkaları sana yaptığında kızacağın şeyi sen de başkalarına yapma.” Diye insanlara/düşünenlere yol göstermektedirler. Yani insanın insan olabilme özellikleri, ahlaklı ve ilkeli davranmaktır.

Şeffaf hareket etmek, insanlara güven vermenin altın kuralıdır. Hele insanları yönetmek adına hizmete talip olanrın ise, bin düşünüp bir söylemenin bilinci ile hareket etmediklerinde, bu hareketsizliğin cezasını devlet sınırları içerisinde yaşayan halk çekiyor. Örneğin; Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2014 Yolsuzluk Algılamaları Endeksi’nde Türkiye 11 sıra gerileyerek 64’üncü oldu. Türkiye geçen yılki endekste 177 ülke arasında 53’üncü idi. Endeksin yer aldığı raporda Türkiye’nin, Çin ve Angola ile birlikte yolsuzluk algılamalarında en fazla gerileme sağlayan ülkelerden olduğu belirtildi.  Hadis; “Kim kötü ve çirkin bir iş görürse eliyle düzeltsin, eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.” Dini kuralların insanlara hatırlattığı kurallarda da görüldüğü gibi, olumsuzluklara karşı bana ne? Lüksü tanımamaktadır. Eğer insansak, sorumluluk sahibiyiz ve paylaşmayı benimsemeliyiz/bilmeliyiz. Çünkü insan olmanın temel şartlarından biriside paylaşmaktır.

Günümüzde geldiğimiz nokta, halk deyimi ile “rabana hep bana”  deyişin/özdeşleşmesinin kader haline getirilmesidir. Olumsuzluklar, insanların kaderi değildir. Çünkü insan olmanın sıfatında/fıtratında bu tür şeylere yer verilmemiştir. Bu tür olumsuzlukları fıtratın gereği diye belirtenler ise, cinlikler peşinde ve insanları kullanmaktan başka emeli bulunmamaktadır. Haliyle çıkarlarını, genel çıkarların önüne koymaktadırlar. Zaten uluslar arası şeffaflık örgütünün 2014 yılı raporunda da buna vurgu yapılmaktadır. Bundan kaçınmalıyız.

İnsanım, o zaman sorumluluğun bilincinde davranarak, paylaşmanın esas alındığı şeffaf hareket kuralı gereğince davranmalıyız. Olumsuzluklardan kaçınarak, genel menfaatlerin her zaman şahsi çıkarlardan önce geldiğini ve kişisel çıkarları, genelin içinde bulabileceğimizi unutmamalıyız.

Bedrettin SİĞA

 

 

ÇETELERİN DİNİ DEĞİL, KURAN DİNİ

YORUM Bedrettin SIĞA

Pazartesi, 05 Ağustos 2013 11:45

 

DİN/VİCDAN

 

                Din; insanların dünyada ve ahrette huzurlu ve mutlu olmalarını sağlar.Allah Teâlâ (c.c.) tarafından vahiy yoluyla indirilen, insanları dünya ve ahret saadetine çağıran i’tikadî ve amelî bir nizamdır. Din; İslam, iman ve ihsandan oluşan hayat şeklidir. Din; samimiyettir, empatidir.

 

         “Kim bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide 32) Haksız yere insanları öldürmek büyük günahlardan olduğu aşinadır. Hele bunu din adına yapmak münafıklıktır. Çünkü din şeffaf ve alenidir.

 

Din/Vicdan görevini yerine getirmeyen insanlar, inanç adına hareket ettiklerini iddia edenler, insanların dinden uzaklaşmalarına sebep olurlar. Bu gün dünyada ve özellikle İslam ülkelerinde yaşanan insan katliamlarının ve huzursuzluğun temel nedeni, söylem ile uygulamanın tutarsızlığıdır. Yani inanç kisvesi adı altında münafıkça hareket etmektir.

 

Suriye’de, Mısır’da ve İslam coğrafyasının hemen hemen hepsinde çoluk, çocuk, kadın, yaşlı ve hiçbir ayırım yapmadan, cihad veya benzeri adlar altında Müslüman insanları, Müslüman görünümlü örgüt veya şahıslara öldürtüyorlar. İşin vahim yönü, savaşta dahi riayet edilen ve savaşa katılmayan insanların hak ve hukukunu gözetlenmesi ve korunması gerekirken, hiçbir kurala ve kaideye bağlı kalmadan tekbir nidaları getirerek yapılan zulüm ve katliamı din kisvesi adı altında dünyaya haykırıyorlar. Bu kan emici grupların kime ve neye hizmet ettikleri ve dünya malı için savaştıkları herkesçe bilinmektedir.  

 

            Din adına hareket ettiklerini “ALLAH U EKBER” tekbiri getirerek yapılan vahşeti dünyaya duyuran canilerin bütün ihtiyaçlarını İslam düşmanı emperyalistler ve onların coğrafyamızdaki işbirlikçileri tarafından karşılanmaktadır. Yani İslam Dininin dünyada TERORİZİM ile anılmasına sebep olanlar, emperyalistlerin çıkarlarına bekçilik yapan Müslüman görünümlü şahıs, devlet veya kurumlardır. Haliyle Islamada en büyük darbe söz konusu kesimler tarafından vurulmaktadır. Bunun önüne geçmek için, Allah’ın indirdiği kutsal kitabımız Kuran’ı Kerime sımsıkı bağlanarak, Hz. Muhammed (s.a.v.) sünnetlerine sarılmalıyız. Rehber olarak bunları seçmeliyiz. Cemaat, din adamı vb. adlar altında nasihatte bulunanların yerine, bizzat İslami kaynağından öğrenmeliyiz. O zaman bu canilerin kesinlikle İslam adına hareket etmediklerini ve zalimler olduklarını göreceğiz. Bu her insanın görevi ve dünyaya geliş amacımızın da vermiş olduğu sorumluluktur. “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et. Onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir yerdir.” (Tevbe 73)


Özellikle İslam adına hareket eden Sivil Toplum Kuruluşları, Devletler, şahıslar vb. yapıların hangi vicdan ve akılla bu canilere yardım ettikleri manidardır. Çünkü din/vicdan her yönüyle insanları empati kurmaya ve zalimlere karşı koymayı emretmektedir. Maddiyat ve güç uğruna insanları katledenlere yardım etmek hangi vicdana sığar?

 

Adalet, huzur ve barış dini olan İslam; dünyada özellikle batıda, Müslüman haksızlıkla eşdeğer tutulmaktadır. Bu güzel dini bu duruma getirenler utansın. Batıda, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde suça bulaşan insanlar toplanıp cihad adı altında Rojavaya göndererek, yerli halka karşı savaştıranlar, acaba hangi insanlıktan ve inançtan feyiz almışlar, bu tutum insani değerlerle ne kadar bağdaşmaktadır?

 

Bedrettin SİĞA

ÜLKELERİN AYNASI GELİR EŞİTLİĞİ


10 Oca 2015 22:33

Bu haber 93 kez kez okundu

Bedrettin SİĞA

Vatan toprakları üzerinde yaşayan insanların vatana bağlılıkları samimiyetleri ile ölçülür. Halkı seven vatanını da sever, maddiyatı seven ise, vatanı sever gibi yapıp, bütün değerleri maddiyata ulaşmanın yolunda kullanır. Sözle de mangalda kül bırakmaz ve benim gibi vatana bağlı olan var mı? Diye övünür. Yani vatanseverliği maddiyattır.

09.12.2014 tarihindeki Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) raporuna göre, dünya genelinde son 30 yılın en yüksek gelir dengesizliğine şahitlik ediyor. Türkiye ise OECD üyesi ülkeler içinde gelir dağılımı en eşitsiz ikinci ülke. OECD’nin yaşam kalitesi göstergelerinden iş-yaşam endeksinde de Türkiye son sırada yer alarak dikkat çekmişti. Türkiye ayrıca çalışma hayatındaki cinsiyet eşitsizliği bakımından birinci, çalışanların kendilerine ayırdıkları zaman bakımından da sonuncu sırada yer aldı. Sözle değerlere bağlı görünen ve uygulamada ise, amacı araçla değiştiren yönetimlerin tek hedefi vardır. “Güce ve maddiyata ulaşmaktır.” Bütün uğraşlar bu yönde hedefe kilitlenerek yol ve yordam belirlenir. Mantığa bürünme, temel esastır. Kendilerini vatanın sahibi, vatan topraklarında yaşayanlar ise, kendilerini korumak ve kollamakla yükümlüdürler. Sorgulama hakları bulunmamaktadır. Eğer bu yola yeltenirseler, vatan haini damgası ile damgalanırlar.  Söz konusu rapor da bu durumun özetidir. Rapor, söylenenle uygulama arasındaki farkı ortaya koymaktadır. İnsanın özü olan paylaşım, olması gerektiği şekilde yaptığımız müddetçe insanız. Dünyadaki yoksulluk haritasını incelediğimizde, yoksulluğun sebebi zenginleri duyuramadığımızdan kaynaklı olduğu bariz bir şekilde göstermektedir/ortadadır.  Çünkü zenginlerin tek derdi var; sürekli kazanmak, biriktirmek ve tüketmek. Yani kendisi ve çıkarlarıdır. Bu çıkarlara halel gelmemesi için her yol mubahtır düşüncesi hâkimdir.

Hayatın kendisi kavga ve mücadeledir. Bu mücadelede üne çıkan asıl unsur ise, acımasız ve bencilliktir. Yoksulları yoksullaştıran ve bir türlü duyuma duymayan zenginlerin düştüğü asıl hastalık yukarıdaki raporda karşılığını bulmaktadır. Bu hastalıktan kurtulmanın yolu bencillikten kurtulmaktır. OECD raporu da buna vurgu yapmaktadır. Türkiye de zenginler daha zengin olurken, fakirler çoğalıyor ve zengin sayısı ile yoksul sayısı arasındaki makas gittikçe açılmaktadır. Bu durum zengin, fakir, yoksul v.s. herkesimde huzursuzluğa ve mutsuzluğa sebebiyet vermektedir. Zenginlerin gözü bir türlü doymadığı gibi, gün geçtikçe hırsı artmaktadır. İnsanların iç hastalığı ise doyumsuzluktur. Devletçi görünenler ise sistemin bekası ve varlığının devamı esası çerçevesinde değişim ve dönüşüme öncülük etmektedirler! Yani halkı uyutarak, hedeflerine doğru menzilleşiyorlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca halka hizmet adı altında halkın oylarına talip olan siyasi partiler, maalesef, çevrelerinin menfaatlerini genel menfaatlerin önüne koyarak hareket etmişlerdir. Bu durumun kader olmadığı, sadece bizlerle/halkla oynanan bir oyun olduğunun farkında hareket ederek, önce halk ilkesinin benimsenmesi ile sorunlar çözülür. Ve halkçı paylaşım esas alındığından OECD raporları da daha olumlu olur. Büyüyen Türkiye’nin gelir dağılımı da herkesi kapsamış olur. O zaman gerçek anlamda milli gelir artar, fakirlik/yoksulluk azalır. Zenginlerinde gözü duymuş olur.

Bedrettin Siğa

ONURLU İNSAN ONURLU YAŞAM

 

YORUM Bedrettin SIĞA

Cuma, 17 Aralık 2010 17:16

Teybeti ewe xwe ınsan kabul bêkê, we rêde xebatê bımeşinê, hefteya ınsanetiyê lêwa kesa birozdıkêm.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin resmi çevirisinde, 1.madde de şöyle yazılıdır; “Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve Vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.”

İnsan, kişilerin kendine saygı duyma ve başkalarında kendisine saygılı kılma olarak açıklanabilir. Onur ise, kendisine biçtiği değeri ifade eder. Hz. Süleyman (s.a.v.) şöyle buyurur “Anlayış, sahibine yaşam kaynağıdır.” Onurlu insan, yaşam tarzını, maddiyat ile onur arasında tercihe zorlandığında, tereddütsüz ilkeli davranmayı bilmeli ve onuru yaşam haline getirmelidir. Yani, insanın başını önüne eğmesine neden olacak tüm söylem, uygulama ve hareketlerden kaçınmalıdır. Haktan yana tavır almayı bilmelidir. Yalnız doğruluğu düşünmeli, faydadan kaçınmalıdır.

Yaşam sorumluluğu, işin ehli olan, hak ederek bir yerlere gelen insanlara/şahıslara verilmelidir. Hak ederek geldiği makamın hakkını, onurlu ve cesurca davranarak, çekinmeden bunu uygulamalarda da sergilemeli, tutarlı davranmayı, yaşam tarzı haline getirilmelidir. Sorumluluğun bilinci ile hareket etmeli, dik durmalıdır. Her alanda onurun, sadece söylemde kalmadığını örnek hareketlerle sergilenmelidir. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diye bilmelidir. Devletler içinde, ilkelli davranmak ve tutarlı hareket  esastır. Böylece Enternasyonal saygınlığa ulaşmış olur.

İnsan olarak, karşımızdakini de kendimiz gibi düşünürsek, insani ilişkilerimizde ve yaşam hayatımızda güzellikler ortaya çıkar. Yeter ki onuru yaşam biçimi haline getirelim. Hz.Muhammed (s.a.v.) şöyle buyuruyor “Birbirinize sırt çevirmeyiniz, birbirinize kin beslemeyiniz, birbirinizi kıskanmayınız. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.”

İslam dininde tabiatın en hayırlısı olan insanı eşrefi mahluk/en şerefli yaratık olarak kabul eder. İnsan hakları haftası nedeniyle, kendini insan olarak kabul eden herkesin, insan haklarını kutlar, insanın onurlu olarak kalmasını ve yaşamasını ilke edinerek, tüm çabaların bu yolda ilerlemesini temanı ederim.

Bedrettin SİĞA

 

 

SAMİMİYET, SÖYLEMDE DEĞİL UYGULAMADADIR

 

YORUM Bedrettin SIĞA

Pazartesi, 13 Eylül 2010 19:11

29 Ekim 1923 den beri kurulan ve Cumhuriyet adına halkı idare eden bütün zihniyetler, sadece halkın çıkarları gözeterek hizmet için yönetime talip olduklarını beyan ederler. Halktan kendilerine destek olmaları talebinde bulunuyorlar. Ancak gerçeğin böyle olmadığı aşağıda kısaca açıklayacağım. Hadis-i şerif: Münafığın üç alameti vardır: Yalan söyler, sözünde durmaz ve emanete hıyanet eder. (Buhari)

Bunlar;

1-İktidara gelen siyasi parti, önce kendi ve yandaşlarının çıkarlarının esas olduğu aşina bir şekilde herkes tarafından bilinmektedir. Sadece devleti kurum ve kuruluşları ile ele geçirmeye ve her tarafa kendine yakın bulduğu elemanları atamaya bakarlar. Mal varlıkları da hızla artar. Ne hikmetse iktidara gelen siyasilerde, orta veya fakir kimse yok.

2-Halka hizmet ise, seçimden seçime akla gelir. Tabi ki bizlerde balık hafızalı olduğumuz için, kısa zamanda her şeyi unutur, o anlık söylemle kendimizi avutarak, yine siyasete malzeme oluruz.

3-Son zamanlarda ÖSYM’ce yapılan sınavların şaibeli hale gelmesi ise, iktidar partisi ile birlikte başka kesimlerin çıkarları da gözetme ve öne çıkarmadır. Örneğin; Devlet bizimdir, onu açık veya gizli bir şekilde hizmetimizde kullanırız. Ama başkasının buna hakkı yoktur. Devletin eleman ihtiyacını biz ve bize yakın düşüncede  olan elemanlarca yerine getirilir. Bizden ayrı düşünense bu devlette yaşam hakkı yoktur. Değerlendirmesi öne çıkmaktadır.

4-12 Eylül 2010’da yapılan referandum ise, iktidar partisi, halkın anayasasını yaptığını, askeri rejimden kurtulmak için herkesin evet demesi gerektiğine meydan meydan gezerek anlattı. Ancak durumun böyle olmadığı açıktır. Şöyle;

a)İnsan bir şeyin ömrünü uzatmak isteyince, yama yapar.Yani o şeyi yeniler. Böylece ömrü uzatır.

b)Meydanlarda, değiştirmek istenen eski anayasa ile yeni anayasa arasındaki değişiklikleri karşılaştırmalı bir şekilde anlatılması ve halkı ona göre tercihe yöneltilmesi gerekirken, halkı saf belirlemeye ve kutuplaşmaya yöneltmek sureti ile sonuca gitmeye çalışıldı.

c)En büyük tehlikenin tercih olduğu herkesçe bilinmesine rağmen, siyasi partilerce bu yolun tercih edilmesinin mantığını anlamış değilim.

d)Mevcut siyasi parti, sadece kendi ve 12 Eylül anayasasının ömrünü uzatmak için böyle bir değişikliğinin halk oylamasına sunulduğu sonucu çıkar.

 

5-Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yapılan anayasa değişiklikleri incelendiğinde, her yeni anayasanın bir önceki anayasayı arattığını, bilinmektedir. Ne hikmetse halkın ihtiyacı olan özgürlükler, düşündüklerini söyleme, çağımızın kaçınılmazı olan insan hakları vb. hep kötüye gitmektedir.

6-Aylık geliri en fazla 10.000.00TL.- olan milletvekili, siyasi partilerce bir kişinin milletvekili adayı göstermesinden başlayarak, seçim propagandası dönemi ve milletvekili seçilinceye kadar, en az 200.000.00TL.- masraf yapılmaktadır. Bu da bize şunu göstermektedir; devletin bütün imkanları senindir. İstediğin gibi kullan. Hele bu iktidar partisi mensubu ise, sonucu hepimizce bilinmektedir. En kısa zamanda, halk tabiri ile köşeyi dönüyor. Bu da halka, hangi aşamadan sonra hizmetin başlayacağı meçhuldür.

Günümüz koşullarında halkın ilkeli ve tutarlı siyasetçilere ihtiyacı bulunmaktadır. Bunlar ise mumla aranıyor. Çünkü bizlerde tutarsızlık, kültür haline getirilmiştir. Kişinin lafına bakılmaz aynası iştir.

EY İNSANLIK

Ey İnsanlık, nerelere kaçtın, yoksun,

Senin adına halka hizmet için varım diyenler,

Eski çağdışı uygulamalara bürünmüş  figüran,

İnsan diye halka hizmet için var olduğunu söyler.

 

Dünya dönüyor, Firavunlar, Nemrutlar yok oluyor,

Dünya nimetleri adına zulümle, adını tarihe yazanlar,

Her isimleri anıldığında, onlara lanet okunur,

Bizler halen bundan damı? Ders çıkarmıyoruz.

 

Gün geldi, köle hükümdar oldu,

Efendiler köle, köle efendi oldu,

Bizler, tarihten de mı? Ders alamıyoruz,

İnsanlık, sürekli galip gelecek, sabır lazım.

 

Asır, insanlığın öne çıktığı demi gösteriyor,

Herkes bu yolda çalışmalı, insanları teşvik etmeli,

Kişi varsa, düşmanı yok olur, bilincine varılmalı,

Ey insanlık; yakınsın sana yürüyoruz.

14.09.2010

Bedrettin SİĞA

 

VEGERANDINA ÇANDÊ

28 Eki 2014 10:24

Dema mirov cîhanê dînêre, ew gelên bê dewlet, bi fikr û ramanin xwe jî nameşin, her daîm şaşin û ne bê hemdêxwene jî. Lewre çikas çanda xwe dûrbêkevin, ewkas dikevin bin bandora çanda biyanî de. Lê nagihin çanda biyanî jî. Dikevin valehiye. Nerîn û ramanin wan jî nebêxweye, ne cîhdeye.

Lêrîna dîrok ê jibona me neynêk e. Vê neynêka henêde heta setsalên/asêre 17-18’ dehê jî cîhê gelê Kurd pak/zelal tê xweyandin. Lê kengê jibona serdest/hakîm/egemen a êrîşî gelê Naturî û Asurî kirin, çanda wa şilo bî. Sedsala 19’de jî jibona xatirê pergalê, ew gelên dîrokî tevde bê pirsgêrek/mesele, bê zext jiyan dikirana çun serwan. Gotinek dîrokî “eger em bibîn firavîn, hûn jî şîvîn” li me nexest em va gelin pergalê dubendî êxistiye navberamede fêhm bikîn. Ev nexeşiyên henê bun sedema gel e Kurd çanda xwe durbûn e. Çanda wan şilo bî û neynikêde ne ser suretê xwe, lê ser suretê hênek mexlûkin dîn xwe dîtîn, hatin xweyakirin. Gel ket valehiye û çanda wî lê bî biyanî û hêsin/nefs a xwe dur ket. Viga nefsa xwe digerê. Ji ber vasedemin dîrokî sedsala 17, 18 û 19’dehan bu wûndakirina gel e Kurd.

Sedsala 21’kî pêde, ji teref serdesta ve hênek heyal û ramanin xwe, ji bona gel e rojhêlata navînde jiyan dibên bidin qebulkirin, bihar a gela de çeteyin hovîtî DAÎŞ/ISİŞ derxistin peş. Wek lirînîna xwe şivdar/dar/sopa hejandin, êş û zorîtiye gel e rojhilata navîn vehejandin. Sernavê hakima, DAİŞ ê berêxwe da kîjan gelî, teslîmî kaîde û kural ê pergal e bîn. Lê ew dar e serdesta, Kurd a vale derxîstin. Lewre gel e Kurd berxweda. Hakim a jî ew hizên hovîtî/hêzdar wek bomba tu pîm e wê bêkşînî û bavêjî, wele 2014’dehê de Musul ê berdan nava gel e Kurd e.

Evê hovîtiya henê du rê derxist pêşiya Kurd a;

Yek; ew cudaboniya fikîr û raman û nêrîniyen gel, buyîn sedema xeletiya divê dev ji bê berdan. Ne ez, gel derkevê peş. Menfaeta netewî, menfaeta meye jî bê qebulkirin. Gel e Kurd tevde tifaqa xwe çikên û hêzin xwe bixên yek. Wî çaxî ew nexeşiya serdesta ji bona wa raman/ray kirî, yê vegerê keyse/erêniye û yê serbikevin.

Didu; Eger gel e Kurd xwe nedin hev û bê tifaq bêmînin, ew bomba bê emîn/pîm nava kurda de bêteqê û bêbîn qet qet. Her parçek yê gel e Kurd herê deverek î. Gel e Kurd tu carî nabên xwey maf û, nabên hêz jî. Ew kesê xwey fikr û raman bê, nabê sedema vê felaket e. Xeletiye nava xwede bêxin sarker/sarinç e, tefaqê bigerin/çikên.

Ev dewletin wek darê edebê DAİŞ muselatê ser gele rojhilata navîn kirîn û dihejandin, 15 İlon ê pide, hoviger berdan sernavçevê gel ê Koban a rengîn. Xelkê Koban ê tert û belav kirin. Lê Hêzin Parastina Gel (YPG), ew pirsiyara parastinide dayîn ser milexwe, wek kahraman a nehiştin ew çeteyîn hovîtî bikevin axa wan, dest deynin ser axa wan, ax û gel paristin/diparêzin. Cîhan ê nav dan û Koban kirin warê berxwedanê, warên şêran.

Rojhilata navînde ew gelên ji ber hovîtiyan revîn û çun Koban ê û wan kantonên dê de jî cîh biyîn, wek gel e Kurd qada parastini de jî cîhe xwe girtin. YPG bê can û rihixwe ew parastin û diparizên. Yanî çand a gelên din wek dewlimendiye qebul kirin. Lêrênînek netewî nîzingî meselê bun. Wi dewlimendiye vedigerînên firset e. Jiyan a dine ya rastî jî eve. Dema mirov dîrokê meyze dikê, jîyan a Kurd a mozaîk e, dewlimend e. Ew çeteyin destê serdestade wek şîr e demoklîn ser gela dihata dihejandin, bu sedema gel e Kurd, vegera çand a xwe ya ewil, eslixwe. “Hesabê malê û sûkê li hev derneket/negirt” (Gotinên Peşiya)

Çanda Kurda de, bêxêrî, neyarî/dûjminî, bê huqukî tune ye. İla keyfxweşî, hukuqî û biratî/wekhevî heye. Ev çanda ewqas rengîn jibona herkesi feydeye û lazime jî. Lewre her gel, xwe vê çandê de dêbîne.

Bedrettin SİĞA

ÜNİVERSİTELER

15 Nis 2014 7:28

Evrensel site; evrensel (Doğruluğun ve geçerliliğin ölçüsü olarak bütün insanların onayını temel alan; dünyayı, içinde yaşayanları zaman ve mekân itibariyle kapsayan şey veya değerin özelliğidir.) Site (Daha çok belli meslek adamları için yapılmış ya da belli amaçlarla kurulmuş  konutlar topluluğu, kent ya da şehir.) anlamına gelen üniversitelerin gelişmesini ve topluma rehberlik etmesini istiyorsak,  evvela 12 Eylül rejiminin güdümü olan YÖK yasasından ve siyasetin etkisinden kurtarılması gerekir.  12 Eylül zihniyetinin ürünü olan YÖK yasası başlı başına sorundur. Üniversiteler, bilimin yuvası olmaktan öte, sistemin koruyucusu ve resmi organı gibi hareket etmektedirler.

            Üniversiteler özerk mi, yoksa bağımlı mı? Rektör ataması Cumhurbaşkanlığı tarafından gerçekleştirildiğine göre özerktir. Uygulama bazında değerlendirdiğimiz de ise, siyasetin il teşkilatları tarafından rahatlıkla yönlendirilebilmektedirler. Bu da kuşkulara sebebiyet vermektedir. Özünden uzaklaştığının alametidir. Çünkü eleştirinin olmadığı yerde putlar çoğalır.

            Üniversitelerin şuna karar verme zamanı gelmiştir;  bilimin, öğrenmenin ve öğretmenin merkezi mi, yoksa sistemin (siyasetin) arka bahçesi mi? 

            Eğer bilimin merkezi olması yönünde karar verilirse, YÖK başta olmak üzere bilimsel çalışmaların önünü tıkayan tüm yasaların yürürlükten kaldırılması elzemdir. Özgürlüğün hâkim olduğu kuralların getirilmesine ve toplumla hareket eden herkesimin faydalanacağı bilim üniversiteleri vücut bulur. Aksi durumda ise şu anki üniversiteler olarak kör topal, bilime ve topluma rehberlikten yoksun, ışık vermeyen kendi hallerinde meçhul görünümden kurtulamazlar.  “Kendin çal, kendin oyna misali.”

            12 Eylül ürünü olan YÖK (Yükseköğretim Kanunu) yasası, üniversiteler şahsında bilimin, toplumun ve gelişmenin önünde Demoklenın Kılıcı gibi sallanmaktadır. Üniversiteleri bilime yabancılaştırdığı gibi, halka/topluma da rehberlik yapmaktan yoksun bırakılmıştır.  Bu nedenlerle sistem adına hareket eden siyasi erk, üniversitelere rahatlıkla hükmedebilmektedir. Olumsuzlukların aşılması için YÖK yasası başta olmak üzere, 12 Eylül zihniyetinden kaynaklı yasalarla birlikte siyasi parti yasaları ve zihniyetin değişim-dönüşümü sağlanmalıdır. Yani toplumla birlikte kurumlar da dizayn edilmelidir. Yoksa ileriye değil, ya yerimizde sayarız, ya da geriye doğru gideriz. Sonuçta kendi içine kapanık, kendi kendine sorun çıkaran ve çıkardıkları sorunlarla boğuşan millet, devlet üniversitesi unvanına kavuşmuş olur. Osmanlı İmparatorluğunun duraklama devrinden bu yana batının hasta adamı olarak yaşamını sürdürmenin anlamı budur. Çünkü devlet olarak sorunlarla boğuşarak varlığımızı sürdürüyoruz. Çözüm üretemiyoruz, yâda çözüm üreteni de vatan haini ilan ediyoruz. Yani düşmansız bir yaşamı benimsenemiyoruz.

            Üniversiteler başta olmak üzere, bütün kurumlarımızda çözüm üretemeyen kültür benimseyerek, sistemin bekası/varlığının devamı esası çerçevesinde değişim ve dönüşüme öncülük etmektedirler. Bu durum günümüzde kurumlar arası çatışmalarda daha bariz görülmektedir. Çağdaş yaşamdan kopan devletler/düzenler kendi varlığının devamı gerekçesiyle halkını dahi düşman görebilmektedirler. Bu gün yaşadığımız budur.

Sistemin her alanda çizdiği çerçeveye riayeti esas alarak uyulmasını ve çerçevenin dışına çıkılmamasını kural haline getirilmiştir. Çizilen çerçevenin dışına çıkanları, devletin bekasına zarar ve milletin yok olmasına neden olmalarından bahisle tehlikeli ve hain ilan ederler. Hâlbuki bilimin kendisi delilik ve çılgınlıktır. Üniversitelere biçilen rol ve verilen vazife, sistem ve sistem adına hareket edenlerin emrini yerine getirmektir. Güçlünün güçsüzü ezmesi kuralı benimsenmiştir.

YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI (YÖK) VE İDARİ PERSONEL

26 Kas 2013 7:24

 

            Yükseköğretim Kurumu (YÖK); bireylerin lise eğitiminden sonra, evrensel bakış açısını kazanması için kurulan ve “Evrensel Site” anlamına gelen üniversitelerin bağlı olduğu üst kurumdur. Türkiye’deki yükseköğretim kurumları bilimin ışığında mı, yoksa erkin güdümünde mı?

            İdari Personel;  geniş anlamı ile örgütteki bütün insan kaynaklarıdır. Vazife her ne olursa olsun örgüt icraatlarında yer alan tüm bireyleri ifade eder. İş çeşidine bakılmaksızın personel kavramı ile nitelendirilir/isimlendirilir. Bu kavram; yöneticilerin tümü, memurlar, teknik ve yardımcı hizmetliler ile taşeron işçilerini kapsar.

            YÖK’e bağlı üniversitelerdeki öğrenci, idari personel ve akademik personel bir bütündür. Ve öğrenciler bu bütünün bel kemiğidir. Ama devlet çevresinden hep akademik personelin hakları zikir edilmektedir. İdari personel, kurumun öksüz ve kimsesiz elemanlarıdırlar. 2547 Sayılı Kanun dahi akademik personeli geniş bir şekilde ele aldığı halde, sadece 52.maddede İdari personelden bahs etmektedir. Şöyle ki; 52.maddenin c fıkrası, Memurların Atamaları başlığı altında atamalar belirtilmiştir. Bunun dışında idari personelin ismi geçmemektedir ve 657 Sayılı Yasa devreye girmektedir. Çalışanların örgütleri sendikalar daha da uyuyorlar. Uyananlarda amaçlarına ulaşmak için cinlikler peşindedirler.

            Yasaları incelediğimizde/irdelediğimizde, değişik birimlerde çalışan personele, o birimlere has tazminatlardan, azda olsa kurum personeli faydalandırılmaktadır. Yükselme kriterleri, tayin ve atamalarla ilgili yönetmelikler mevcuttur. YÖK ve Üniversitelerde akademik personele verilenÜniversite Ödeneği ve Üniversite Geliştirme Ödeneğinden idari personel hiçbir şekilde yararlandırılmamaktadır. Bu da YÖK’ün ne kadar adilane bir şekilde idari personele yaklaştığını göstermektedir. Yani YÖK ve bağlı üniversitelerde çalışan idari personel yetimdir, sahipsizdir.

 

            İdari personel, maddi ve manevi yönden mağdur edildiği gibi özlük, tayin, eş durumu, ailevi nedenler vb. özel sorunlardan kaynaklı YÖK’ün bir standardı/yönetmeliği olmadığı için (Yükseköğretim Üst Kuruluşları ile Yükseköğretim Kurumları Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği olmasına rağmen) üniversitelerin özerkliğinden kaynaklı keyfi uygulamalar söz konusudur. (Basında bununla ilgili bir sürü materyal mevcuttur.) Kurum içi veya kurum dışı personele bakılmaksızın, referans sahibi olanlara bütün kapılar ardına kadar açıktır. Referans sahibi olamayanlar ise dertleri ile baş başa ve kendi kendini kemirmektedir. Ses çıkaranlara meşhur 2547 Sayılı Yasanın 13.maddesinin b fıkrasının 4.bendi (13/b4) devreye girer.

            İdari personel konusunda hassas olması gereken sendikaların durumu ise, görmedim, duymadım, bilmiyorum dan ibarettir. Tıpkı YÖK’ün durumuna benzer.  Sendika üyelerinin çoğu idari personel olmasına rağmen, idari personeli görmezlikten gelmektedirler. YÖK ve bağlı Üniversitelere has Üniversite Ödeneği ve Üniversite Geliştirme Ödeneğinin idari personele de verilmesi ve özlük haklarına riayet konusunda çalışmaları gerekirken (bir kısım sendikalar bizzat bu hakların çiğnenmesine öncülük ediyorlar), sendikalar tarafından şimdiye kadar böyle bir çalışmanın yapılmadığı herkesçe bilinmektedir. Ne maddi, ne de manevi yönde idari personelin mağduriyetinin giderilmesi hususunda olması gereken şekilde hareket etmedikleri aşinadır. En azında böyle bir çalışmayı kamuoyuna duyurmamışlardır. Yani idari personelin mağduriyeti devam etmektedir. Tazminatlar, tayin, liyakat ile ilgili çalışmaların ve kati sonucun olmaması, sendikaların zafiyetidir ve bunda küçümsenmeyecek derecede pay sahibidirler. Sendikaların tek ve ortak amaçları üye sayısının artırılması ve göz açıklar üye sayısı üzerinden emellerine ulaşmaktadırlar. Acı olan idari personelin bunun farkında olmaması ve sendikalarda yönetici konuma gelen şahıslardan hesap sormamasıdır.

            Referans sahibi rektörlerin atanması, beraberinde referanslı üniversiteler/kurumlar meydana getirildi. Kurum çalışanın liyakat ve özlük haklarına riayet edilmeden (yasaların boşluğundan ve yönetmelik yok sayılıyor) kurum içi çalışanı veya kurum dışı çalışana bakılmaksızın üst kadrolara referanslı şahıslar getirilmektedir. Bu hususun gerçekleşmesi için bazı sendikalara üye olunması empoze edilmektedir.  Bu da beraberinde YÖK kurumlarına referanslı şahısların kurumu iması vermektedir. Çalışanlar arasında huzursuzluğa sebep olmakta ve çalışma verimi düşürmektedir.

            Üniversiteler; öğrenci, akademik ve idari personelle bir bütündür. Bütünü oluşturan parçalar arasında ayrım veya farklılıkların meydana gelmesi, vücudun rahatsızlığına sebep olur. Vücudun sağlıklı ve verimliliği için sorumluluk taşıyan herkesi, sorumluluğun gereğini yerine getirmesine davet ediyorum.

Bedrettin SİĞA

 

BUGÜNKÜ SİİRT

               Siirt Şehri; halklar yönünde mozaik/zengin bir kenttir. Çünkü Kürt, Arap, Türk ve diğer halklar da bu şehirde mevcuttur. Bu halklar kendilerine göre proje ve plan yaparken, Koçerler ara yüktür. Çünkü Koçerlerin hayat felsefesini oluşturan kültür değişiktir.

               Kürtler; bütün çalışmaları, kavmiyet olarak yok sayılmayacaklarını ve bu ülkenin vatandaşları olduklarını ispat etmeye yöneliktir. Devletin izlediği politikada Kürtlerin isimleri var, cisimleri yoktur. Kürtlerin; sanatı, edebiyatı, yaşamları ve en önemlisi dilleri yasaklıdır. Kürtler; sistem için hep sorundurlar. Devletle hareket eden ya da etmek isteyen Kürtler ise, kendilerini ve kavmiyetlerini inkâr etmeleri, devletin isteği doğrultusunda hareket etmeleri ve halkına zarar vermeleri vazgeçilmez koşuldur. Yoksa Siirt halkı arasında sistemle hareket edenlerin arasında ve Türklerin yanında yer bulamazlar. Örneğin; Bin dokuz yüz doksan sekiz ve doksan dokuz yıllarında Eruh ilçesinin bir köyünde öğretmenlik yapıyordum. Orada bulunan askeri birlik komutanı okula ziyaretime geldi. Öğretmen; okulun eksiklikleri var mı? Diye sordu. Bende; komutan, görüyorsun, pencerelerin camları kırık, kapılar kapanmıyor, kapansa da açılmıyor, okulun sıvaları dökülmüş, yani okulun baştan sona kadar tamirata ihtiyacı vardır, gözden geçirilmelidir. Zira bu yardımı yaparsanız, köylüler adına ve kendi adımıza da teşekkür etmeyi borç biliriz. Köy halkıda görecek ki, her hal üzere devlet onlarla birliktedir ve ihtiyaçlarının giderilmesi konusunda çaba sarf etmektedir. Bu durum halka ne kadar değer verildiğinin göstergesi olur. Komutan, bu hizmet bizler için çok kolaydır dedi. Yapacağım. Yalnız benimde bir isteğim var? Buyurun, imkânım dâhilinde ise, isteğinizi yerine getireceğim. Komutan söyledi, köy ve köylüler hakkında bizlere istihbarı bilgiler getireceksin. Dedim ki, kusura bakmayın, devlet beni buraya çocuklara eğitim ve öğretimi vermek üzere gönderdi. Söylemediler git istihbarat yap. İsteğiniz benden uzak ve imkânlarım dışındadır. Komutan sordu, nerelisin? Yerli olduğumu söyleyince, allahaısmarladık deyip gitti. Bir daha yanıma uğramadı. Kürtler sisteme hizmet etseler, devlet onlara ihtiyaç duyduğu sürece değer verir. Devletle hareket edenlere ihtiyaç kalmayınca ve devlet sırlarına da vakıfsalar, o tür insanların ortadan yok olması kaçınılmazdır. Tarih bu tür olaylarla doludur. Halende bundan ders çıkarmak istemiyoruz. Çünkü Kürtlerin en çok kendilerine zarar veren hareketi ise, bir birlerini kabullenmemeleridir, tahammülsüzlüktür. Yalnız kendilerinden olmayanlar ne söylerse söylesin, ses çıkarmazlar. Kürt halkı için bu hastalıktır. Kürtler, birbirlerine tahammül etmediği müddetçe ve birlikteliğini güçlendirmedikleri sürece başarılı olamazlar ve başka halklar tarafından da tanınmazlar,  güç olarak ta kabul görmezler. Yani Kürtler var olduklarını devlete kabullenmeye ve devlette onları, çelişkiler ile uğraştırmaya gayret göstermektedir. 1930’lu yıllarında hazırlanan Şark Raporundaki şu paragraf ilginçtir  "Türkler ve Kürtleri ayrı ayrı okutmakta yarar yoktur. İlk tahsili birlikte yapmalılar. Bu, Kürtleri Türkleştirmek için etkili olacaktır."

               Araplar/Şehirliler (Siirt Merkezinde Oturan Arap Kavmi); kavmiyet olarak yoklar. Yani Arap Arap değildir. Onlar için sistem var ve onlarda devletin hizmetkârıdırlar. Sistem ne söylerse evettir, yok yoktur. Resmi söylemi, sormadan ve sorgulamadan hesapsız kabul ederler. Şehirlilerin işi de budur. Devletin bütün kurumlarında yer alırlar. Milletvekili, Belediye Başkanı, siyasetçi vb. ağırlıklı bunlar idiler. Yani bu konularda Kürtlerden çok öndeler. Gerçi son zamanlarda değişimler olmaktadır. Resmi yönde de bu değişimlere teşvik ve desteklenme vardır. Yerli halk, resmiyet ne istese onu yaparlar. Onun için bu talep ve değişimler pek önemli değildir. Çünkü Şehirli halk şunu söylemiyorlar; bizler ile Kürt halkı birlikte yaşıyoruz. Halklar biziz ve şehirde bizimdir. O zaman burayı güzelleştirmek ve huzur ile adaleti hâkim kılmak kaçınılmaz görevimizdir. Siirt’te birlikte yaşayan halklar olarak, huzur içinde yaşamasak, sistem ve sistem adına hareket edenlerin rahat ve huzurundan bana ne diye zikir edilmesi gerekir. Fakat şimdiye kadar bu söylenmedi. 1930’lu yıllarda sistem tarafında hazırlanan “Şark Raporu “Türklüğe hevesli bir Arap şehri olan Siirt'in doğuya naklini tercih ederim. Siirt Türklüğe hevesli bir Arap şehridir. Hükümete yakın itaatkâr halkı vardır. Havası gayet iyi olan Siirt susuz, pis bir trahom merkezidir. Siirt vilayetinde başlıca kuvvetimiz; idare merkezlerimiz, memurlarımız ve zabitlerimizdir. İdare merkezlerimiz çok kuvvetli olmalı. İcabında konulup kaldırılmak üzere özel adliye rejimi kurulmalıdır." Halende raporda belirtilen tespitler doğrultusunda hareket edilmektedir. O zaman ortaya konan tedbirler ne ise halen söz konusu tedbirler geçerlidir. Şehirliler ile resmiyet hiçbir zaman bir birlerinden kopamadılar. İktidardaki olan siyasi parti hangisi ise, şehirlilerde, sorgusuz sualsiz o partiyi desteklerler. Bu durum, Siirt’te yaşayan halklar arasında problemlere neden olmaktadır. Çünkü halkların birbirlerine güven duymaları zorlaşıyor, hatta imkânsız hale geliyor. Bu durum, Kürtler, Araplar ile diğer halkların çelişkiler içinde bulunmalarına ve birlikte yaşamı zorlaştırmaktadır. Devletin de istediği tam budur. Halkları birbirlerinden uzaklaştırarak, ayrı ayrı hükümranlığa evirmektir. Bu durumun devamı için ne gerekirse, sistem onu yapar. Yalnız Siirt’te yaşayan halklar bunu anlamak istemezler. Mesele, halklara huzursuzluğun verdiği ruhi hastalıklar içinde bulunduğunu göstermektedir. Tahminim o dur ki, Siirt’te yaşayan halklar; kâr, zarar, huzur ve adaleti göz önünde bulundurarak hareket etseler, birbirlerine kardeş olurlar. Asla başkalarının menfaati için, nifakı kabul etmezler. Huzur içinde bulunmazsam, başkasının huzurundan bana ne şiarı ile hareket edeceklerini şimdiden görüyorum.

               Türkler; yerli halk olarak bulunmamaktadırlar. Devletin hizmet ve menfaattarı için, sistemin gönderdikleri insanlardır. Hemen hemen hepsi resmidirler. Sayıları az değildir. Binlerce ifade edilmektedir.  Tarih boyunca benimsedikleri kültür ise, düşmanlı bir yaşamdır. Bu nedenle Kürtleri düşman olarak gördükleri için, Kürtlerle mesafeli duruyorlar. Kürtleri düşman olarak görmektedirler. Ekseriya ilişkileri Araplarladır. Şehirlilerle birlikte hareket etmektedirler. Çünkü şehirliler, Kürtlerden daha istekli söylemlerini yerine getirip ve çizgilerinde yürüyorlar. Söyleyebiliriz ki aralarında sorun bulunmamaktadır. Devlet ne istese o olur. Yani şehirlilerin isteği yoktur, resmiyetin emrinde amadedirler. Şehirliler, devlet için yaşıyorlar. Nerede ise sistemin içinde kayboluyorlar. Bu gidişat devam ederse, yakın zamanda Arapların kavmiyet olarak yok olmasına da sebep olur.  Çünkü Araplar da kendilerini Türk olarak kabul ediyorlar. Araplara göre, devletin var olması, kavmiyetten önce gelir. Yani Arap olarak bizler yokuz, devlet vardır.

               Koçerler; anadilleri Kürtçedir. Kültür ve yaşamları ise ayrıdır. Mevcut Kültürlere yabancıdırlar. Kendi kendilerine serbest ve azattırlar. Sürekli hayvanlarla birlikte yaylalara gidip, gelmektedirler. Kışın ovada, yazın ise yaylada bulunurlar. İnsan, ova ve yaylada kendi bakış açısı ve kararları doğrultusunda hareket eder. Şartlara göre geliştirdikleri kural ve kaideleri dikkate alırlar. Hiç kimsenin hak ve hukuku onları ilgilendirmez ve bilmezler. Son yıllarda sistem tarafından, Koçerlerin yayla ve dağlara gitmenin yasaklandığı veya zorluklar çıkarması sonucunda, Koçerlerin bir kısmı da yerleşik hayata geçtiler. Bu durum, hayvanların satılmasına ve şehirlerde ikamet etmelerine neden oldu. Dünyadaki yaşamlarının devamı için çalışmak lazımdır. Koçerlerde genellikle ticaretle uğraşmayı seçtiler. Yalnız daha önce yaşadıkları özgür kültür sorun teşkil ediyor. Yaşayıp büyüdükleri kültür ile şehirde bulunan kültür çatışması hâsıl oluyor.  Şehirlerdeki kanuni yaşam, dağlardaki azad yaşama benzemiyor. Yasalar, onlar için sorundur. Çünkü birlikte yaşamayı kural haline getiren kanunların sorun olduğunu düşünürler. Aşiretçiliği esas alarak işlerini yürütürler ve bu duruma halkın da riayet etmesi kaçınılmaz olarak görürler. Bu bakış açısı, mali, siyasi, kültür ve sanat alanında sorunlara sebebiyet vermektedir. Çünkü kanunlarda kural ve kaideler, aşiretçilikte ise güç ve birliktelik önemlidir. Kuram çatışması hâsıl oluyor. Görünen o ki; Koçerler, Kürt, Arap, Türk ve Siirt’te yaşayan halklar için dikenli ara yüktür. Zor ve zoraki yüktür. Koçerlerden dolayı, resmiyet ve belediye illallah demektedirler. Önümüzdeki günler neyi gösterir belli değildir.  Yalnız kültür farklılığından kaynaklı durum, günbegün artarak devam etmektedir.

               Beraber yaşadığınız halkın tarih ve kültürünü bilmiyorsanız, huzur ve adaleti dile getirmek, sadece söylemden ibaret olur. Tıpkı bu gün yaşadığımız gibi. Devletin vücut bulmasına vesile olan her kavmiyet olduğu gibi kabul edilmesi, sürekliliğin devamı için esastır. Düşmansız bir yaşamı kültür haline getiremediğimiz müddetçe, kendi kendine yapay sorunlar yaratarak, düşmanlı bir yaşamla hayatı idame ettirirsiniz. Bu tavır halen devam etmektedir. Bu durum kendi içinde dahi ruhi bozukluğa sebep olmaktadır. Bu durumdan kurtulmalıyız ve düşmansız bir yaşamı benimsemeliyiz. Beraber yaşayan halkların çelişkilerinden değil, renkleri, kültür zenginliği kabul ederek, mozaik yaşamı esas almalıyız. Tıpkı 1921 Anayasası ve birinci mecliste olduğu gibi.  Bizler rasyonel bir hayat doğrultusunda çaba sarf etmeliyiz.

               Kısacası, bugünkü Siirt halkları hakkında bir şeyler dile getirdim. Siirt halklar, kültürler ve diller açısından zengin bir şehirdir. Yalnız bu farklılıklar, devletin bakış esası gereğince, sorunlara sebebiyet olmaktadır. Çünkü mozaik kültür, çatışma kültürü olarak görülmektedir. Hâkim zihniyet, böl, parçala ve yönet olduğu için, birleştirme değil, ayrıştırmanın derinliğinin hesabını yapmaktadırlar. Bu durum, karşımıza ayrımcılık, hukuksuzluk, zulüm ve bu günkü yaşam olarak çıkmaktadır. Hep birlikte bundan kurtulmak için, birlikteliğimizi güçlendireceğimize olan inancım gereği bu durumu özet olarak dile getirdim.

Bedrettin SİĞA

EMPATİ

 

 

DÎK BIGERIN

17 Mart 2015 08:37 Okunma: 16 kez

Malek dewlimend û qelebalix hebû. Yanî ewê malê ji Mirîşka bêgire heta Ga tevahiya xweyê heywan/dewar a bun. Malêde jî zarok, buk û nevî tevde dijîn. Yanî malek xûrt û qelebalix bûn.

Rojekî zarokin malê hatin gotin dîk windabuye. Peşiye/mezni malê bab got, lawno herin dîk e xwe bigerin bibînin. Li ehlê malê gotin dîk ke, bê qîmet e. Deka dilêwiye, tehbê nedin xwe. Dev ji berdan, dîk negeran/pirsnekirin. Roja dê zarowan gotin Bizin windaye/nehatiye. Pişiyê malê got, xortnû Dîk bigerên. Ehlê malê gotên Xedê ji te razîbe, Bizin nehatiye, tû dibêjî Dîk bigerin, mayî Dîk ve? Ma Bizin bihatir e, an Dîk? Babê got, lawno hun jîjya xwe dikîn, guh nadîn tu kesî, keyfa xwene. Rojadê ehlê malê li hev rênîn û gotin ka em çewe bikîn û çewe bijîn. Telaşi de gotin Ga nehatiye, wundaye. Meznê malê ji ehlê malire got dîk bigerin. Xelqi malê qir dan ê. Jire gotên ga windaye, tu mayî dîk ve.

Extiyar e malê got, gel e malê; eyer hewe wextde Dîk e xwe gerabîna û dîtêbîna, Bizin û Ga wênda nedibuya. Kaîda jiyane, yê Dîk birî, Bizin û Ga jî wî biriye. Diz, dema dît hun bixirîn û ne bertin e, dewarin hewejî hatin gahastin/birîn. Ji ber wi sedem e, min got Dîk bigerên. Li hewe gûh neda min.

Gelê Kurd jî çi hate ser ê wa, li hev nebîn xweyî û li hev mijûlbîn. Sedem e astengiy û nexeşiya hevudu dîtên. Leyîztuka li wa tê leyîztandin fihm nekirin/nezanîn. Dema em tide jiyan dibîn nîşan da ku, gel e Kurd ji hevre mirin. Ji bona mirîşkî hevdu dikuşin, hevdu xiradikin. Li pergal û yên sernave pergal e dimeşîn erzu eyal e wa dibin, dengê wa dernakev e. Yanî ji biyaniyar e bê dengin. Sedema vi zilm û zoratiya ti kirin eve. Duh jî xunmija em berdidan hev, îro jî me berdidin hev. Yanî tişta duh dikiran, îro jî wê dikin. Ev dide nîşan, gel e Kurd jiyana xwe tu tişt fihm nekiriye û naxazê fihm jî bike. Gel e Kurd, dive tevde li xwe bigerê. Hinga leyîztoka nijadperesa yê derixê valehiye.

Ji teref xûnmija ve leyîztoka li ser Cizîra Botan ti leyîztandin dawiya vi ye. Li ji teref gel e Kurd ve çewe ti fihm kirin? Nizanim. Dîsa wek caran gel e Kurd bê xwe berdidin hev. Kurd, Kurd a diqujin. Keyf keyfa nijadperesta/xunmija ye. Dive gel e Kurd vi ferq bike û neyin leyîztoka û ev leyîztoka henê salan e serme ti leyîztandin. Dive em Dîk bibînîn. EDÊ BESE!

Ew gel e jiyana borî nezan bê, jiyana bejî niza bixûnê. Bi tenê/sirf duh dohbî, îro îroye meselê/jiyan e dinere. Evjî nezaniye/cahiliye. Dibe sedema leyîztokin serdesta, nijadperesa li gela bileyzin. Ji va leyîztoka re NA! Jiyana me buye slogan, ezê jî slogana/dirûşma gotina xwe dawî bikim. LEYÎZTOKARE NA!

Ehmedê Xanî (r.a.) dibeje; “Heta tu dewro dersan nekî tekrar û mesrur, tu dinyayi nabî ne meşhur û ne maruf.”

Kurd muhtacî xendin û tifaqine. Ji ber vî sedemi û wek riber Brêz Seîd-î Kurdî ji gotî; xwendin, xwendin, xwendin, desthefgirtin, desthefgirtin, desthefgirtin, yani tifaq, tifaq, tifaq.

Bedrettin SİĞA

YÖNETİMDE ADALET

 

YORUM Bedrettin SIĞA

Salı, 07 Eylül 2010 21:52

Adalet; hakkın gözetilmesi ve yerine getirilmesidir. Haklı ile haksızın ayırt edilmesi ise adaletle sağlanır. “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir. (Nisa 58)

Adaletin uygulanması gereken en önemli alan, yönetimdir. İslam dininde yöneticilik, insana teslim edilen emanetlerden biridir. Ne suretle olursa olsun, avantaj gibi görünen yöneticilik bu itibarla insanın omuzlarında ağır bir yüktür. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) devlet başkanından evdeki hizmetçiye kadar her seviyedeki yöneticinin idare ettiklerinden mesul olduğunu bildirmiştir.(Buhari, Cuma 11) İdareci için adalet en büyük vazifedir. “Onların arasında hükmettiğin (idari karar verdiğin) zaman adaletle karar ver. Allah adaletli davrananları sever.” (Maide 42)

 

Düşünürler eski çağlardan beri adalet kavramıyla ilgilenmişlerdir. Kutsal kitapların hepsinde adalete ve adil olmaya ilişkin bölümler bulunur. Eski Yunanlı düşünür Platon’a göre adalet en yüce erdemlerden biri, insan ve devletin temel davranış kuralıdır. Aristoteles’in hareket noktasını ise eşitlik kavramı oluşturur. Ona göre herkese eşit davranmak adalet için yeterli değildir. Bir hukuk düzeni güçsüzleri koruduğu ölçüde adaletli olabilir. Örneğin; günümüzde çeşitli şekillerde yapılan kayırma ile, hak edenin hakkı rahatlıkla gasp edilmektedir. (2001 yılında köyümüzde yapılan kadastro tespit çalışmaları neticesinde, kadastro teknik elemanlarına verilen maddi menfaat karşılığında haklının hakkı aşina bir şekilde gasp edildi. v.b.) Zira hukuk, yasaların  her durumda aynı biçimde uygulanmasını gerektirir. Kur’an’a göre Yüce Allah (cc) adil olmakla ilgili ne buyuruyor. “Ey  inananlar! Sizin, anne-babanızın ve akrabalarınızın aleyhine de olsa, Allah rızası için hakikate şahitlik yaparak adaleti gözetin. O kişi zengin de olsa fakir de olsa Allah’ın hakkı (olan doğru adil karar vermek) herkesten öncedir. Sakın boş heveslerinize, arzularınıza uymayın ki adaletten uzak düşmeyesiniz. Eğer hakikati çarpıtırsanız, bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa 135)

 

Günümüzde adalet kavramı, sosyal adaleti de kapsamaktadır. Sosyal adalet, ekonomik, sosyal ve kültürel değerlerin dağılımındaki dengesizliklerin giderilmesini, toplumdaki zayıf ve güçsüzlere devletçe yardım edilmesini içerir. Anayasanın 40.maddesi “Kişinin resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zararda, kanuna göre, devletçe tazmin edilir”  ibaresi ile sosyal adaletin ve yönetimde adaletin önemini vurgulamaktadır.

 

Sonuç olarak, insanın temeli adalet olmalıdır. İslam dininin en önemli hususiyetlerinden biri adalettir. İnsanın iki cihanda mutluluğa ermek istemesi gaye edilen İslam hak ve adalet meselesine çok önem vermiştir. Allah adildir, adilde bunu gerektirir. Bu sebeple Allah (cc), Kur’an-ı Kerimde hak ve adaletin her alanda gerçekleştirilmesi için çokça emredilmiştir. Bu durumda hangi seviyede olursa olsun bir yöneticinin yönettiği müessesede, bir hakimin baktığı davada, bir şahidin şahitlik yaptığı konuda, bir aile reisinin aile içi münasebetlerde v.b. bütün durumlarda insanlarla ilişkilerinde hakkı gözetmesini, adaleti ikame etmesini emretmiştir. Adaletin sağlanmasına öncülük eden ve riayet eden idarecilerden olalım.  Allah (cc.) müminlerin adalet hassasiyetine sahip, adalet timsali kimseler olmasını istemiştir. 17.08.2010

Bedrettin SİĞA 

 

İNSAN VE DİN

22 May 2014 3:40

Bu haber 107 kez kez okundu

Bedrettin SİĞA

Din, insanlar içindir. İnsanlar varsa din vardır. Lewre, dinin farz olabilmesi için; kişinin akıllı ve baliğ olması gerekir. Din; güzel ahlak, adilane ve empatili bir yaşam biçimidir. Bu tür örnek yaşamlarda, söylem değil, uygulama öne çıkmaktadır. Acıdır, ama gerçektir ki, devlet bekasının hakim olduğu toplumlarda uygulama ile söylem arasında o kadar fark var ki nerede ise toplumun tümüne yalancı ve hain gözü ile bakılmaktadır. Bu tür olumsuzlukları önleyen vicdani muhasebe ve dürüst yaşamdır. Yani insanın insan olarak kalmasıdır. Maddi menfaate ulaşmada hiçbir değerin feda edilmemesidir.

İnsan; Canlı bir organizmadır. Canlı varlıkların şekilsel olarak birbirlerinden farklılıklar göstermesi fazla bir şey ifade edemez. İnsan, kavramsal düşünen varlıktır. Hayvanlar ise imgesel olarak düşünürler. Allah (c.c.) “Yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30) Yeryüzünde halife olarak gösterdiği tek canlı varlık insandır. Yaratan tarafından insan, türlü donatımlarla donatarak, yeryüzündeki bütün nebatları emrine vermiştir. “Verdiğiniz sözü yerine getirin, çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ Sûresi, 17/34) İnsanın; dünya hayatındaki sınavı, yaratılışına uygun bir yaşam sürebilmek ve tüm bağımlılıkları ret ederek Rabbine kul olmaya muvaffakiyet göstermelidir.

Din; genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar ve ibadetler bütünüdür. İnsanların dünyada ve ahrette mutluluğa olaşmasını sağlayan vicdani ve manevi yoldur. İnsanların, birlikte huzur ve adalet içinde yaşamalarını sağlayan unsurdur. Din samimiyettir. Allah’a, insanlara, doğaya, evrende ve evren dışında yaşayan bütün varlıklara karşı sorumlu ve yüklendiği misyon gereğince şeffaf ve adaletli hareket etmektir.

İnsan ve Din; yeryüzünde yaşayan insanların huzur ve adalet içinde birlikte yaşamını sağlayan kurullar mevcuttur. Bütün kuralların âmâcıda çatışmasız, güvenli ve huzurlu bir yaşamın sağlanmasına yöneliktir. Eğer huzur ve adalet sağlanamıyorsa;

1-İnsanları maddi kurallar çerçevesinde değerlendirilerek, maddi ceza yöntemi uygulanır. Bu yöntem genellikle insanın kalıbına yönelik olup, fazla sonuç alınamaz. (Hainlere emin, emin olanlara hain denilecek ve ”şurada emin bir insan vardır” denilecek kadar emin insan sayısı azalacak.) (Hadis)

2-İnsanların huzur ve adalet içinde yaşamalarını sağlayan ve insanın kendi kendini sığaya çekmesine sebebiyet, inanç ve ahlak kurallarını düzenleyen ve ruhu terbiye eden maneviyattır. Tarih boyunca, insanların bir arada yaşamasını sağlayan en etkileyici unsur dindir. (Cemaatin inancı zayıf, ibadeti taklit olacak, hafızlar çok ama âlim bulunmayacak.) (Hadis) Tıpkı, bu gün yaşadıklarımız tarif edilmektedir. Asıl olan maddiyattır. Diğer unsurların tümü ise teferruattır.

Hz. Muhammed (s.a.v.) din ve dünya işleri başkanlığını birlikte yürüttüğü halde, hiçbir zaman maneviyatı, maddiyatın emrinde kullanmadı. Sürekli maddiyatı dinin emrinde kullanırdı.“Muhakkak ki dünya hayatı, ancak bir oyun ve eğlencedir. Şayet iman eder ve sakınırsanız; O, size hem ecirlerinizi verir, hem de mallarınızı istemez.” (Muhammed Sûresi; 47/36) “Birçok kişi az bir dünyalık zarfında dinini feda edecektir.” (Hadis) Ayet ve Hadiste belirtildiği gibi, geldiğimiz dem dünya malına ulaşmak için, gözümüzü kırpmadan dini ve bizleri bir arada tutan adalet değerlerimizi feda etmekteyiz.

Kaynaklarda, yaşadığımız toplumun %99’zu Müslüman olarak görüldüğü halde, Peygamber olarak kabul ettiğimiz Hz. Muhammed’din (s.a.v.) yoluna ne kadar bağlıyız? Bütün tarihçiler, Hz. Muhammed’din dönemini asrısaadet olarak kabul ettikleri halde, bu bizlere neyi çağrıştırıyor? Eğer samimi halde hareket edersek, gezegenimizde jiyan sürdürülen bütün insan toplulukları ile (din, dil ve ırka bakılmaksızın), Mekke Verakası veya Medine Sözleşmesi kapsamında huzur ve adilane bir şekilde yaşayabiliriz. Aksi durum ise, bu gün yaşadığımız problemli ve düşmanlı yaşam şeklidir.

 

İnançlı olduğumuz halde, huzur ve adaletli yaşamıyorsak, bu dine inandığını/inançlı olduğunu söyleyip, ama uygulamada maddiyata taptığının göstergesidir. Maddiyat, özün yerine konulduğun da huzuru düşünüyorsan, abes içindesin. Paranın yeri cep, imanın yeri ise kalptır. Çünkü maddiyatın kendisi maddidir ve huzur ile adaletten arındırılmıştır. İçinde adaletin olmadığı yöntem, acaba huzuru ne kadar sağlayabilir? Günümüz koşullarında üzerinde düşünülmesi gereken konu; çıkar ve din ilişkisinin geldiği durumdur. Maalesef hep maddi çıkarlar üstün gelmektedir. Dini değerler zedelenerek, İslami inancı bilmeyenlerin gözünde ise, dinin bu alavere dalavere işlerinde kullanmak olduğunu sanırlar. Hâlbuki dini kaynağından öğrenme zahmetine girip (Kuran-ı Kerim ve Hadis Kitaplarında), inancın, bu yapılanlar olmadığını görürler. Ve bu durumda hareket eden insanların birer sahtekâr ve inanç kisvesine girmiş zavallılar olduğunu hemen fark ederler. Lewre günümüz koşullarında inançları, hikâye, masal ya da söylenti şekli ile anlatıp, insanları kandırıyorlar. Kanıtı da, Müslüman toplumunun yaşadığı adaletsizlik ve hukuksuzluktur. Neredeyse hiçbir Müslüman ülkede huzur olmadığı gibi hep çatışma ve adaletsizlikle birlikte zulüm ve sorunlar mevcuttur. Nedeni asla din değil, dindar görünen ve maddi emellerine ulaşmaya çalışan maddi Müslümanlardır. Ahir zamanda “Kuran’dan bir resim, İslam’dan bir isim, Müslüman dan da bir cisim kalacak.” (Hadis)

 

                Maddiyatın yeri cep, maneviyatın yeri ise kalptır. Ahir Zamanda; “Âlimler para ve dünyalık karşılığında ilim öğretecek, ahret ameli ile dünyalık talep edecekler.” (Hadis) Günümüzde öz ve sözdeşlerin yer değişikliğinden derki, herkes mutsuz, huzursuz ve adaleti arar durumdadır. Maddiyata kavuşanlarda arayış içindedirler. Zira hak etmeden, hak görünene kavuşanların huzursuzlukları gözlerinden okunuyor. Yaşamları tiksinti ve şüphe üzerinedir. Herkesten şüphe ettikleri gibi, makamı, kişiliklerinin önüne koyarak, hürmet görmeyi bekliyorlar. Yani yaşamları rüyaya, rüyayı da gerçek görmeye başlıyorlar. Ahir zamanda; “İlim azalacak, cehalet, anarşi ve cinayetler artacak, adam öldürmek hafif bir suç sayılacak.” (Hadis)

 

                Yaşadığımız asırda öne çıkan; maddiyata ve erke ulaşmak için, her yol mubah olduğu gibi, insanları bir arada tutan ve huzur ile birlikte adaleti sağlayan değerlerin fazla önemli olmadığıdır. Her şey maddiyattır. Yalnız maddiyata ulaşmada kılıf gereklidir. Değerlerde kalkan olarak kullanılıyor. Her yönüyle buna karşı çıkmamız gerekir. Ve inanç sahibi bireyler olarak Hz. Muhammed’i (s.a.v.) örnek almalıyız. Yolunu, yolumuz olarak benimsemeliyiz.

Bedrettin SİĞA

 ÖZGEÇMİŞ

 
KİŞİSEL BİLGİLER
Adı ve Soyadı                    : Bedrettin SİĞA
Doğum Yeri ve Tarihi       :Eruh-03.07.1966
Ünvanı                                : Ayniyat Saymanı
Görev Yeri                         :Siirt Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Medeni Hali                       : Evli ve 4 Çocuklu
 
ÖĞRENİM DURUMU VE MESLEKİ TECRÜBE
İlkokul 1970-1975            : Bağgöze İlkokulu SİİRT
Ortaokul 1976-1978        : Bağgözü Ortaokulu SİİRT
Lise 1979-1981                 :Siirt Lisesi
Ticaret Mes.Lis.1994       :Siirt Ticaret Meslek Lisesi (Dışarıdan)
Üniversite Ün Lisans 1995: Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Yüksekokulu
02.06.1986-02.12.1987  : Askerlik Görevin ifası (Eğitim Çavuşu olarak)
1985                                   :Siirt Köy Hizmetleri İl Müdürlüğü bünyesinde geçici görev.
1988-1989                         : Eruh İlçesi Payamlı Köyü İlkokulu Öğretmen Vekili
12.10.1989                        : Çukurova Üniversitesi Rektörlüğü Hukuk Müşavirliğinde Aday Memur
22.10.1990                        : Asil Memur
30.04.1992                        : Dicle Üniversitesi Rektörlüğü İdari ve Mali İşler Daire Başkanlığına naklen tayin
15.09.1993                        : Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Fakültesine naklen tayin
03.04.1996                        :Şef kadrosuna atandım.
1996-1997                         :Dicle Üniversitesi Rektörlüğünce 2 sefer aylıkla ödüllendirildim.
1995 Takdir Ödülü           : Siirt Eğitim Fakültesi Dekanlığınca Takdir Belgesi.
İyi Sicil                                :657 S.Yasanın 64.maddesi gereğince 3 kademe (1 derece) aldım.
29.05.2007                        : Siirt Üniversitesi Eğitim Fakültesine naklen tayin.
25.12.2008                        : Ayniyat Saymanlığına atama.
                                            Halen Ayniyat Saymanlığı kadrosunda 1.derecenin 4.kademesinde görevimi ifa etmekteyim.
Not: Memuriyet hayatım boyunca çalışma alanım, personel ve mali işler ve yazı işleridir.
                                                                              

 

Güncelleme : 30.03.2015 10:02:45
ÇALIŞMALAR
1921 ANAYASASI ADALET MI, GÜÇ MÜ AHLAKLI OLMAK ARAZİ ANLAŞMAZLIKLARI BU GÜNKÜ SİİRT SIRTA ÎRO ÇETELERİN DİNİ DEĞİL DEVRAN DÖNÜYOR DÎK BIGERIN YÖNETİMDE ADALET EMPATİ VEGERANDINA ÇANDI YÖK VE İDARİ PERSONEL SENDİKALAR ÜNİVERSİTELER DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ GELİR EŞİTLİĞİ HAKLAR İNSAN VE DİN İNSANIN DÜNYAYA GELİŞ AMACI KÜRTLER VE SİYASET KURUMSALLAŞMA LİDERİN DEĞİL, HALKIN VEKİLİ ONURLU İNSAN, ONURLU YAŞAM MAZLUM İLE ZALİMİ AYNI KEFEDE TUTMAK SAMİMİYET NEYİZ SERBORÎ